| Süper Moderator
Üyelik tarihi: Dec 2006 Nerden: İzmir
Mesajlar: 1.943
Tecrübe Puanı: 4  | “MUSTAFA FİLMİ, ATATÜRK’ÜN ARKASINA SAKLANANLARI RAHATSIZ ETTİ” “MUSTAFA FİLMİ, ATATÜRK’ÜN ARKASINA SAKLANANLARI RAHATSIZ ETTİ” DİNÇER DEMİRKENT - MUTLU ARSLAN Mustafa filmiyle ilgili çok şey yazıldı çizildi. Mustafa filminin danışmanı Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi, Dr. Faruk Alpkaya ile filmi konuştuk.
»Gösterime girmeden önce büyük bir beklenti yaratan Mustafa filmi, ilk gösteriminin ardından daha büyük bir eleştiri sağanağına tutuldu. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Mustafa filmiyle ilgili ilk olumsuz yazı, filmin Antalya’daki gösteriminden hemen sonra izlemeyen birisi tarafından yazıldı ve “Atatürk hakkında gelişigüzel film çekilmesi yasaklansın” önerisi getirildi. İstanbul ve Ankara’daki galaların ardından da bu eleştiriler, belli bir kesim tarafından yoğunlaştırıldı. “İzlemedim, izlemeyeceğim, çocuklarınıza da izletmeyin” şeklinde bir kampanya haline dönüştürüldü. Bu eleştirilerin nedenlerine geçmeden önce, eleştirilerin niteliğiyle ilgili birkaç saptama yapmak gerekiyor.
İlki, bu değerlendirmeleri yapanların büyük bir kısmının filmi izlemeden, ön kabuller üzerinden eleştirileri yönelttikleri gerçeğidir. İkinci saptama ise bu kampanyayı yürüten kesimlerin ki ben onları “Ergenekon’la sarmaş dolaş olan grup” olarak tanımlıyorum, bir filme yöneltilecek eleştirinin çok ötesinde bir tepkiyle davranıyor olmalarıdır. İlk bir haftada 650 civarında yorum ve haber yapıldı. Mustafa, sonuç olarak, bir belgesel-film ve bir filmle ne dünya yıkılır, ne de dünya kurtulur.
O noktada neden bu kadar yoğun tepki geldiğini daha ayrıntılı ele almak gerekir. Bu kadar büyük tepki verilmesinin ardında iki gerekçe olduğunu düşünüyorum: İlki, hemen her ülkede olabileceği gibi, bir ülkenin kurucu liderine yönelik eleştirel değerlendirmelerin bir biçimde tepki doğuracağı şeklinde ele alınabilir. Kurucu lider iktidarda iken ölürse, hemen akabinde ikonlaştırılır. Ve rejimin devamını sağlamak için o ikona sarınılır. Bir süre geçtikten sonra da o lider popülerleşmeye başlar ve popüler kültürün bir öğesi haline dönüşür.
Mustafa Kemal Atatürk de iktidarı devam ederken öldü ve aslında epey de gecikmiş olarak 1950’lerden itibaren ikonlaştırıldı. 1990’lardan itibaren de popülerleşmeye başladı. Ben, bu popülerleşme sırasında Mustafa Kemal Atatürk adına siyasi ve ticari rant yiyen kesimlerin, Mustafa filminden rahatsız oldukları için filme tepki gösterdiklerine inanıyorum.
İkinci olarak, daha karmaşık bir tepki nedeni var: Mustafa Kemal Atatürk popülerleşebilir ama bu popülerlik Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşamının, eyleminin ve düşüncelerini tarih dışına çıkarılması biçiminde ancak gerçekleşebilir diye düşünüyorlar. Halbuki filmde yapılan, Mustafa Kemal Atatürk’ün düşündüklerinin, söylediklerinin oldukça kronolojik olarak tarihsel bağlam içerisine yerleştirilmesiydi. Dolayısıyla film, tarih dışı Mustafa Kemal Atatürk imgesini yıkarak, onu bir tarihselliğe yerleştirmektedir. Bu tarihselleştirme, az önce söylediğim gibi, Mustafa Kemal Atatürk adı arkasına saklanıp siyaset ve ticaret yapanların çıkarlarını derinden sarstı.
Son olarak, Ergenekon ile sarmaş dolaş olan bu çevrenin tepkisine, bir süre sonra şu ya da bu nedenle Can Dündar’dan hazzetmeyen kalemlerin tepkisi eklendi. Tartışmada yer alıp adını duyurmak isteyen kalemler de sürece katılınca filmin hak ettiğinin çok ötesinde bir eleştiri/tartışma sağanağı ortaya çıktı.
»İktidarda AKP olmasaydı Mustafa filmine bu kadar eleştiri gelir miydi? Mustafa gibi, resmi söylemle bu kadar açıktan kavga eden bir film çekilebilir miydi?
Mustafa filmi, resmi söylemle açıktan kavga etmiyor. Mustafa filminin yaptığı, resmi tarih anlayışının çizdiği Atatürk portresini, tarihsellik içine yerleştirmektir. Basitçe şunu söylemek istiyorum: Bir sözü bağlamından ve ortamından kopararak bir yere yerleştirirseniz, tarih dışı bir Atatürk yaratmış olursunuz. Halbuki bu sözün hangi tarihte, ne vesileyle ve hangi bağlam içinde söylendiğini gözeterek değerlendirirseniz onu tarihe yerleştirmiş olursunuz.
Örnek olarak kadın doğumevlerinin duvarına “kadının birinci vazifesi analıktır. Atatürk” yazılmasını gösterebiliriz. Mustafa Kemal bu sözü söylemiştir, ama belli bir yerde, belli bir anda ve belli bir bağlamda söylemiştir. Onu bağlamından koparırsanız niyetinin tam aksi bir sonuç üretirsiniz. Dolayısıyla, Mustafa filmi, resmi tarihin çok dışına çıkmaksızın, Atatürk’ü tarihe yerleştirmiştir.
Filmin çekildiği yolunda haberler çıkmaya başlayınca internetteki forumlardaki değerlendirmeler genellikle “Tam da ihtiyacımız olduğu bugünlerde, böyle bir film çekiliyor” şeklinde başlıyordu. Genellikle izlemeden yüceltme vardı ve “bayraklarımızla, grup halinde filme gideceğiz” şeklinde yorumlar yazılıyordu. Sonra, o yüceltme ne kadar yanlışsa, aynı kesimler, tam tersine gene izlemeden “yerin dibine batsın” demeye başladılar. Bugüne kadar bir milyonu aşkın kişi filmi izlemiş ve tahminim, izleyenlerin yüzde yetmiş beşi, “ne var bu filmde bu kadar gürültü çıkaracak” merakıyla filme gitmiştir. Başta, “bu film Recep İvedik’ten fazla izlenmeli” diye kampanya yapanlar, daha sonra “aman kimse gitmesin” diye kampanya yapmaya başladılar. O ruh halinin AKP’nin iktidarda olmasıyla ilişkisi var. Ama bu ruh haline sahip insanları AKP iktidarıyla korkutarak kendi yanlarına çekmeye çalışan başka bir çekirdek grup var. Bu kampanyayı da asıl olarak o çekirdek örgütlüyor. Bahsettiğim çekirdek grubun AKP iktidarıyla bir sorunu olduğunu düşünmüyorum. Tam tersine AKP’nin yarattığı rahatsızlığın üzerinde yükselerek, kendi konumlarını meşrulaştırmaya çalışıyorlar.
»Filmin resmi ideolojiyle büyük bir kavgası olmadığını söylediniz ama, filmin, resmi ideolojinin yaptığının tersine, Atatürk’ü tarihsel dolayısıyla sonlu hale getirdiğini de söylediniz. Bu nokta tam da resmi ideolojinin en can alıcı noktasıyla hesaplaşma anlamına gelmez mi?
Film asıl olarak resmi tarih yazımıyla değil, buna dayanarak kendi muhafazakâr Atatürkçülük anlayışlarını üretenlerle kavga halinde diye düşünüyorum. Resmi ideolojiyle kavgası yok derken kastettiğim, resmi tarih yazımına aykırı öğeler içermediği anlamındaydı. Filmi baştan sona izleyen sağduyulu kişiler, “bu tabuları yıkmaya kalkan, her şeyi alt üst eden bir film” diyemez. O tür netameli konular genellikle üstünden atlanılarak geçiliyor filmde. Mesela 1939’a kadar süren Dersim konusu filmde hiç yer almıyor. Bunun gibi bazı olaylar ya atlanılıyor ya da sadece küçük değinilerle yer veriliyor. Dolayısıyla resmi tarih yazımına aykırılığı yok. Ama, Atatürk’ü tarihselleştirmek bakımından, resmi söylemden ayrılıyor.
»En fazla tepki alması beklenebilecek konulardan biri, Atatürk’ün Kürtlerin özerkliğine ilişkin söyledikleri olabilir diye düşünülüyordu. Fakat Atatürk’ün yaşam tarzına ilişkin eleştiriler, bunun önüne geçirildi. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Öncelikle Atatürk’ün Kürtlerin özerkliğine ilişkin değerlendirmesi, filmde çok dengeli biçimde veriliyor: İzmit’te bir basın sohbetinde bu soru soruluyor, soruya yanıt olarak da Atatürk bir değerlendirme yapıyor. “Yerel yönetimlerin özerk olduğu, Kürtlerin de bundan faydalanacağı, Türklerle Kürtler arasına sınır konulmaya çalışılırsa Türkiye’nin mahvolacağı” şeklindeki cevap filme yerleştiriliyor.
Atatürk’ün sözlerinin tamamı verilirse ve bu konu üzerinde çok tartışma yapılırsa hem haksız çıkacaklarını biliyorlar, hem de kamuoyu nezdinde “Atatürk’ün Kürtlere özerklik vermeyi düşündüğü” daha da yaygın bir tartışma halini alacak. Bu tartışmayı istemedikleri için o noktada çekinik duruyorlar. “Atatürk’ün kişiliğine hakaret ediliyor” üzerinden tartışma yaratarak tartışmanın özünü geri çekiyorlar. Aynı yaklaşımı, az önce söylediğim Atatürk’ün 1937 yılında yaptığı konuşma için de yaptılar. Önce inkâr etmeyi denediler, “Atatürk dinsiz değildi” dediler, sonra ise hiç yokmuş gibi davrandılar. Asıl mesele ‘Kürt Sorunu’ ve ‘din meselesini’ tartışmak istemiyor, tartışmayı apolitikleştiriyorlar.
»Atatürk’ün ikonlaştırılmasının 1950’li yıllara rastladığını ifade ettiniz. O dönem, Demokrat Parti’nin iktidarda olduğu döneme rastlıyor. Bu ikisi arasında nasıl bir ilişki kurulabilir?
Atatürk öldükten sonra İsmet İnönü, asker-sivil bürokrasinin ve siyasetin büyük bir desteğiyle sorunsuz biçimde cumhurbaşkanı seçildi ve Atatürk’ün yerine geçti. Atatürk’e yapılan uygulamalar hemen hemen aynı biçimde İsmet İnönü’ye de yapıldı. Resmi dairelerdeki, paranın üzerindeki Atatürk resimlerinin yerini İnönü’nün resimleri aldı. Demokrat Parti iktidarı ele geçirdikten sonra halen siyasette olan İsmet İnönü’nün bu etkisini kırmak için Atatürk’ü İsmet İnönü’nün karşısına çıkartmayı yeğledi.
Demokrat Parti özellikle iktidarının ilk yıllarında kendileri de CHP kökenli politikacılar olmalarına rağmen, askeri bürokrasiye güvence verebilmek için abartılı ve aşırı bir Atatürkçülüğe yöneldi. Bir şeyi ne kadar çok söylerseniz, onun ruhundan uzaklaşırsınız aslında. Tekrarladıkça, tarih dışı hale getirilir. Demokrat Parti, Atatürk hakkında çok konuşup o program çerçevesinde hiçbir şey yapmamayı yeğledi.
Bir şeyin altını iyi çizmek gerekir: Mustafa Kemal büyük ölçüde aydınlanma çağı düşüncesi ve Fransız Devrimi ilkeleriyle yetişmiş bir 19. yüzyıl liberaliydi. Şimdi Mustafa Kemal’e liberal deyince liberal sözcüğünü küfür olarak kullanan bir grup cahil ona hakaret ettiğimi sanacaklar ama tam aksine 19. yüzyıl liberalizmi dünyanın dönüşmesinde ve özgürleşmesinde kendi tarihsel döneminde büyük roller oynamıştır.
Mustafa Kemal’in şanssızlığı, yetiştiği zihniyete tam da uygun düşmeyen, hatta tamamen aykırı olan bir konjonktürde iktidar olmasıdır. İki dünya avaşı arası dönem, 19. yüzyılın sermaye birikim tarzıyla, hegemonyasıyla, bütün kurum ve kurallarıyla çöktüğü bir dönem oldu. ABD hegemonyasının kurulduğu 1945 sonrası dönemde, ABD’nin kolları altına giren Demokrat Parti -ki bu aslında CHP’nin 1947 kurultayıyla başlamıştı- 19. yüzyıl liberalizminin özgürlükçü ve devrimci değerlerini yok etmek zorunda da hissetti. O konjonktür içerisinde kendi varlıklarını korumak için, o değerleri ihmal etmek zorunda kaldılar çünkü o değerlerde ısrarcı olsaydılar ABD yanında değil, daha çok Sovyetler Birliği yanında yer tutmaları gerekecekti. Bu zorundalığın da getirdiği bir ikonlaştırma yaşandı.
»19. yüzyıl liberali derken, iki şeyi vurguluyorsunuz: ilki 19. yüzyıla ait olduğu, ikincisi ise liberal olduğu. Burada kritik olan nokta 19. yüzyıl vurgusu çünkü liberalizm 20. yüzyılda başka bir şey haline dönüştü. Bu iki farklı yüzyılın liberalizmlerinin konumu nedir?
19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren liberalizm içerisinde büyük bir ayrışma yaşandı ve radikalizm ortaya çıktı. Anarşizmiyle, marksizmiyle liberalizm içinden radikal bir hareket ortaya çıktı. 20. yüzyıl liberalleri bir anlamda, marksizme karşı konumlanmış liberallerdir. Asıl karşıtlıklarını muhafazakârlıktan, marksizme çevirdiler. 19. yüzyıl liberali derken, iktisadi konularla çok ilgilenmeyen, asıl olarak felsefe ve siyaset üzerine yoğunlaşmış ve muhafazakârlığa karşı özgürlükçülük ve devrimciliği savunan bir anlayışı kastediyorum. 20. yüzyıl liberali ise sosyalizm karşısına iktisadi konulara yoğunlaşmış, devrimciliğini yitirmiş bir liberalizmdir. Mustafa Kemal’in 19. yüzyıl liberali olduğunun en basit delillerinden biri de kütüphanesinde yer alan kitaplardır. 20 cilt halinde yayınlanan okuduğu kitapların arasında ekonomiyle ilgili olanların sayısı birkaçı geçmez. Buna karşılık, tarih, felsefe, siyasal düşünce ve dinler tarihi konularında çok yoğun bir okuma yapmıştır. Tam da klasik liberallerin yöneldiği alanlar. »Film hakkında yapılan bir diğer yorum ise filmin ‘Kemalizm’ yerine bir ‘Mustafaizm’ yaratmayı amaçladığı yolunda...
Böyle bir yorum yapılacaksa, bunun ilk örneği aslında Sarı Zeybek’tir. En baştan beri dediğim gibi bu filmin tek yaptığı, tarihsel konjonktür içine yerleştirmektir. Üstelik film olmasından kaynaklı zamansal sorunlar nedeniyle bu bile eksik yapılmak zorunda kalınmıştır. Ben, tarihsellik içine yerleştirmenin, yeni bir ‘-izm’ yaratmanın önüne geçeceğini düşünüyorum. Böyle bir şey yapılabilirdi ama bu filmde bu yapılmadı. Olabildiğince nesnel olunmaya çalışılarak, bir ülkenin bir önemli dönüm noktasında önemli rol oynamış bir insanın hayatı anlatılmaya çalışıldı. Filmin takip ettiği tarihle iç içe geçmiş bir anlatım tarzının idolleştirme gibi bir niyeti olamaz, olsa da bunu başaramaz.
*** Film ve Ergenekon
»Bu saldırıyı yürüten, sizin ‘Ergenekon ile sarmaş dolaş olarak’ tanımladığınız çevrelerin tepkisinin tarihsel nedenleri var mı?
1960’ların sonunda Türkiye’de yükselen solun önünü kesmek için dinci ve ülkücü hareketler geliştirildi. Geliştirilen bu iki hareket, solun Türkiye’deki Sünni kesimlere ve kırsal kesime nüfuz etmesini belli ölçülerde önledi. Sol, büyük oranda kentli orta sınıflar ve Aleviler üzerinde sınırlı kaldı.
12 Eylül’le birlikte, solun aleviler ve kentli orta sınıflar üzerindeki nüfuzunu da kırmak için, ‘tarih dışı bir Atatürkçülük’ inşa edildi. Önce 12 Eylül rejiminin desteğinde ‘Kemalist Atılım Birliği’ diye bir örgüt kurulmaya çalışılmıştır. O örgütlenme etkin olamayınca, tabandan kurulan Atatürkçü Düşünce Derneği giderek nüfuz altına alındı. Bu tür örgütler aracılığıyla tarih dışı, dondurulmuş bir Atatürkçülük imgesi yaratılarak solun toplum içindeki etkinliği kırılmaya çalışıldı. Mustafa filmi, bu tip bir Atatürkçülüğü yıktı. Çünkü bu dönemde çizilen Atatürkçülük, asıl olarak, kentli orta sınıfları ve Alevileri bugünkü CHP’ye yönlendirmeye yönelik, ‘muhafazakâr’ bir Atatürkçülüktü. Film bu, imgeyi çürüttüğü için bu denli ağır ve ölçüsüz saldırı gerçekleştirildi.
Filmde tepki duydukları yer, bence Atatürk’ün yalnız olması, içki içmesi değildi. Çünkü bu yönlerden eleştirenler, “Sarı Zeybek iyiydi ama Mustafa kötü” diyorlar. Bana kalırsa ya Sarı Zeybek’i izlememişler ya Mustafa’yı izlememişler, büyük bir olasılıkla da ikisini birden izlememişler ama konuşuyorlar. Çünkü Sarı Zeybek’te Atatürk’ün yalnızlığı ve içki içmesi, asıl merkeze alınan temadır. Oysa Mustafa’da, doğumundan ölümüne kadar hayatındaki bütün önemli olaylar birlikte yer almaktadır. Dolayısıyla bu eleştiriler gerçek niyetleri değil.
Söylemeye cesaret edemedikleri ama eleştirilerinin ardındaki gerçek nokta, Mustafa Kemal Atatürk’ün 1937 yılında TBMM’de yaptığı konuşmadır. Önce, o konuşmanın gerçek olmadığını söylediler, filmde kendi sesinden verilmiş olmasına rağmen, sonra o konuşmanın gerçek olduğu ve Tutanak dergisinde yayınlandığı ortaya serilince, bu eleştiriyi geri çekmek zorunda kaldılar. Ama bu filmde rahatsız eden temel unsur, o konuşmaydı. Çünkü o konuşmada, “Biz ilhamımızı gökten indiği sanılan kitaplardan değil, doğrudan hayattan alırız” diyordu. Ergenekon’la sarmaş dolaş olan bu çevreyi rahatsız eden, Mustafa Kemal’in bu devrimci çizgisiydi. Halbuki kendileri ve yarattıkları Atatürkçülük imgesi muhafazakâr olduğu için, bu konuşmanın filmde yer alması, sarsıcı bir etki yarattı. Kaynak : BirGün Gazetesi
Konu Vahdettin Yılmaz tarafından (11-28-2008 Saat 11:28 PM ) değiştirilmiştir..
|