Kağızman Forumları, Kağızman, Kars Anasayfa Film Arşivi


 
 
Geri git   Kağızman Forumları, Kağızman, Kars Forum Hakkinda Benim Fikrim Geldi

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 12-04-2008, 09:37 PM   #1
Süper Moderator
 
Vahdettin Yılmaz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Dec 2006
Nerden: İzmir
Mesajlar: 1.943
Tecrübe Puanı: 4 Vahdettin Yılmaz Yakında ünlü olacaktır.
Yaşamın Krizi


1929 İLE 2008 BUNALIM DÖNEMİ ARASINDAKİ FARKLAR


Hazırlayan : Doğan Emrah Zıraman

Yaşanılan ekonomik kriz 79 yıl önceki 1929 Büyük Buhranı ile doğrudan karşılaştırılıyor. Çünkü her ikisinin de çıkış kaynağı sanal değerin gerçek borca dönüşmesidir. Ancak farklılıkları benzerliklerinden fazladır... Örneğin, 2008 krizini 1929 krizinden ayıran en önemli farklardan biri, ‘batan kuruluşlar’dan çok ‘batan ülkeler’ yaratmasıdır...



1929bunalımı, Florida’da odaklı emlak piyasasının aşırı değerlenmesi sonrasında, 1928 yılında Florida’yı vuran kasırganın emlak fiyatlarını dibe çekmesi ilk dalga olarak kabul edilir.

Bankacılık sektörünün rezervlerini, kredilerini vb. temel dinamiklerini kontrol eden yapılara ait yasaların olmaması, bankaların başıboş hali (!) sonucu sanal olarak artan değerlere uygun kredi verilip bunların geri ödenememesi (şu an yaşananlara ne kadar benzer!) 1929 buhranını ortaya çıkardı. Tam da burada önemli bir not düşelim. Aslında 1929 bunalımının gerekçeleri tanımlanırken bankaların başıboş olarak tanımlanması doğru değildir. Çünkü kapitalizme kâr ettirdiği sürece hiçbir sistem, durum hatalı değildir. Kâr zarara dönüştüğü anda durum hatalı kabul edilerek sistem aklanır.

Öyle ki, Bush, ekonomik kriz ile ilgili bir değerlendirmesinde “krizin nedenlerini kapitalizmde arayarak başka sistemlere yönelmek doğru değildir” diyebilmiştir. Hatırlanacağı gibi ABD’de el konulan bankaların suçlusu olarak yöneticileri ya da doğrudan Wall Street gösterilmektedir. Yakın bir zamanda krizin nedeninin “iyi” kapitalizmin dışında çıkılmasından kaynakladığına dair bir çözümlemeler zinciri geleceğini aklımızda tutmamız gerekir.

Büyük Buhran’a geri dönersek, Florida’da emlak piyasasında başlayan yıkım, en sonu 2 Ekim 1929’da hisselerin değer kaybetmesi ile başlayan ve 24 Ekim 1929 günü New York Borsası’nın dibe vurması ile devam ederek tarihe ‘Kara Perşembe’ olarak geçti.

Borsanın dibi boylaması sonrasında ABD’de 4 bin banka battı. Milyonlar işsizliğe sürüklendi. Öyle ki, insanlar temel ihtiyaç maddelerini trampa yöntemi ile karşılayacak hale geldi.



1929 BUNALIMDAN ÇIKIŞ

1929 bunalımı sonrasında ABD başkanlık koltuğuna oturan Roosevelt, “New Deal” (Yeni Ticaret) sloganı ile altın döviz kur düzenlenmesinin devlet kontrolüne geçmesi, ABD Merkez Bankası’nın kurulması gibi pek çok değişikliğe gitti. IMF ve Dünya Bankası’nın kurulmasında da bunalımın payı büyüktür.

Bununla birlikte ekonomiyi canlandırmak adına akla hayale gelmeyecek her yöntemle istihdam ve tüketim sağlandı. Büyük Buhran adındaki ve 1929 dönemini anlatan bir belgeselde bu akla hayale gelmeyecek istihdam yöntemlerini o dönemi yaşayanlar çarpıcı biçimde aktarıyor.

Belgeselde yeni istihdam yollarından birisine örnek olarak bir yol yapımında çalışan işçi sayısı verilmektedir. Normalde bu inşaatta 50 kişi çalışması gerekirken, 200 kişi çalıştırılmıştır. Tüketimin teşvikine belgeselde verilen örnek ise tüyler ürperticidir. O yıllarda tarımda çalışan bir kişi ürettikleri on binlerce ton şeker pancarını fazla olduğu gerekçesi ile elleriyle yok ettiklerini söylemektedir.

1929 krizi bankaların yasalarla denetlenmesi dışında, istihdamın ve tüketimin aşırı artırılması yoluyla atlatılmaya çalışılmıştır. 1929 bunalımının istihdam ve tüketime yönelik çözümlerini 2008 için önemli olduğu için şimdilik aklımızda tutmamanız gerekiyor.

1929 bunalımının istihdam ve tüketime yönelik çözümlerini 2008 için önemli olduğu için şimdilik aklımızda tutmamız gerekiyor.



KRİZİN TETİKLEYİCİSİ BANKALAR

Yaşadığımız bunalımın genel ve basit halini dünkü yazımızda açıklamıştık. Tekrar edersek, 2007 yılı içinde gayrımenkulde Mortgage alanında başlayan sanal değerin patlaması sonrası 2008 Eylül-Ekim aylarında bankalara el konulması ile devam etti.

2008 bunalımın başlangıç gerekçeleri 1929 bunalımı ile aynı olduğu için doğrudan onunla karşılaştırılmaktadır. Ancak 1929 ile farkı, yaratacağı yıkım ile tanımlanmaktadır.

ABD’de finans sektöründe başlayan kriz doğal olarak birçok büyük bankanın ya iflas etmesine ya da onlara devlet tarafından el konulmasına yol açtı. Finans sektörünün yaşadığı bu kriz hızlı biçimde sanayi sektörüne sıçradı.

Bu yazının yazıldığı günlerde ABD’nin üç büyük otomotiv tekeli General Motors, Ford ve Chyrsler “iflasın eşiğinde” olduklarını açıkladılar. Yine aynı günlerde Japonya’daki sanayi verileri durgunluğun başladığının işareti oldu. Alman otomotiv tekellerinden biri olan Opel de iflastan kurtarılmak için Alman hükümetine başvurdu. Boeing firması on binlerce işçi çıkaracaklarını açıkladı.

1929’da kriz nedeni olarak bankacılık sektörünün “başıboşluğu” (!) bir gerekçe olarak savunulmaktaydı. Ancak şu an bankalar mevcut kurallar içinde krizin tetikleyicisi oldu. Yani ABD’nin finans sektörünü yasa yoluyla çekidüzen verme gibi bir şansının olduğu pek söylenemez.

Zaten kriz patladığı anda ABD hükümeti yasal değişikliklere gitme gereği hissetmeden doğrudan yardım planları ile çözüme gitmeye başladı. Sanayi sektörü de aynı yardım paketlerini talep etmeye başladılar.

Krizin çözüm yollarından birisi olarak düşünebilecek olan 1929’daki istihdamı artırma çabası da günümüz teknolojisinin gelişmişlik düzeyine göre mümkün görünmüyor. Doğrudan kol emeğine bağlılığın azalması, var olanların kalifiye olması nedeniyle 1929’daki gibi bir işe gereğinden fazla işçi çalıştırmak pek kurtuluş reçetesi gibi gözükmüyor.

Ekonominin ikinci zorunlu alanı olan tüketimi artırma çabası da şu anki verilerle mümkün görünmüyor. Çünkü hem işçi çıkarıp hem de çalışanın gelirini artırmadan harcama yapılmasını istemek çözülmeyecek bir paradokstur.

Şu an için en fazla yapılacak olan stokların eritilmesi (dikkat! siparişlerin karşılanması için değil) tüketimin özendirilmesi olabilir. 22–23 Kasım’da İstanbul’da başlayan yüzde 50-70’lere varan indirimli satışlar hem stok eritmeye yöneliktir, hem de kâr marjını düşürerek de olsa kâr elde etmeyi amaçlamaktadır.

Ancak stoklar eridiğinde –ki bu yöntemle kısa sürede eriyebilir– üretim için çoğu sektör sipariş vermeyi ötelediği için her üretilen parçanın üretim fazlası olma riski oldukça yüksektir. Öyle ki geçen yol varili 130 dolar olan petrol şu an 50 dolar’a düştüğü halde elde sermaye olmadığı için üreticilerden hiç kimse petrol alamamaktadır.

2008 krizinin 1929’dan en temel farkı krizin patlama anlarının birkaç günle sınırlı olmayışıdır. 1929 Krizi ‘Kara Perşembe’ adı verilen 24 Ekim 1929 günü resmen patladı. Ancak 2008 krizi ise Ekim ayından bu yana en az 5 kez Kara Perşembe yaşadı.

ABD’de gerçekleşen kurtarma planları da yüksek ateşli hastalığın ortadan kaldırılması değil fitil ile ateşin düşürülmesine benzer bir durum yarattı. Çünkü mevcut kurtarma planları (devletin borçlanmayı üstlenmesi gibi) şu an için bilinen en iyi tedavi yöntemidir. Ancak hasta (kapitalizm) bu tedavi yöntemine yanıt vermemektedir. Yanıt vermeyişin nedeni şu an yaşadığı krizin sürekli hastalık yaratan varlık koşullarından kaynaklanmasıdır.

IMF mevcut durumun 1,2 trilyon dolar ile küresel bir bütçe ile kurtulacağını söylemektedir. IMF basit bir hesapla her ülkenin (dikkat! gelişmiş ülkelerin değil her ülkenin) gayri safi milli hasılasının yüzde 2’sini bu bütçeye ayırmasının yeterli olacağını söylemektedir.

Ancak IMF şu soruya yanıt vermemektedir: Her ülke bu kadar payı ayırmaya müsait midir? IMF bu çözüm ile açıkçası emperyalizmin patlattığı krizi, kendisine bağımlı ülkelere yıkmaktan çekinmeyecek gibi durmaktadır.

Son olarak 2008 krizinin 1929’dan önemli diğer farkı batan kuruluşlardan çok batan ülkeler yaratmasıdır. Bunlardan ilk ikisi İzlanda ve Macaristan’dır. İlginçtir, İzlanda aldığı verdiği krediler ile sahte cennet olmanın faturasını; Macaristan ise daha çok sömürge olmanın bedelini ödemektedirler. 2008 krizi bu anlamda kapitalizmin nimetlerinden yararlananları da içine çeken bir ‘karadelik’ görünümündedir.

emrahziraman@hotmail.com



***

Hızlı, küçük ve esnek

Doğan Subaşı



Bir yığın olumsuz sonuçları olduğu halde T. Akyol’un ‘piyasa’da bu kadar ısrar etmesi, nasıl açıklanabilir? Hangi gerekçe onu piyasa savunusuna yöneltmiştir?

Anladığım kadarıyla, onun açısından sorun, “milyonlarca iktisadi işlemin merkezi düzeyde planlanmasının olanaksızlığı” üzerinde toplanıyor. Hatta iki yazısında buna değinmiş ve birinde “24 milyon kalem ve bir o kadar mal ve hizmet üreten modern bir ekonomide” planlamanın olanaksız olduğunu, SSCB’nin de bu yüzden çöktüğünü ifade etmiş. Bu gerekçeye katılamıyorum. Zaten SSCB de bu olanaksızlıktan dolayı çökmedi.

SSCB yaklaşık 70 yıllık yaşamında, İkinci Dünya Savaşı’nda yer aldı, uzay sanayisini geliştirdi, demir çelik sanayi kurdu, binlerce konut ve bina üretti, kilometrelerce kara ve demiryolu inşa etti. Bunların hepsi evet, milyonlarca karar ve işlemle ve merkezî planlama ile yapıldı. Halen dünya çapında birçok şirket de milyonlarca işlemi, ‘merkezî planlama’ ile yürütüyor.

Sanırım, Akyol, birçokları gibi, SSCB’nin çözülüşündeki zaman boyutu üzerinde durmuyor. SSCB niçin (milyonlarca işlem yaptığı) daha önceki dönemde değil de, 1990’lar başında çözüldü? Yanıtı aranması gereken bir soru da budur.

Bir (siyasal, ekonomik vb.) yapı, zamanı varsa doğar ve eğer doğabilmişse, bundan sonra asıl olarak değişime ayak uyduramadığı için ölür. Devletçi ve planlamacı bir ekonominin, SSCB’de ve bu arada Türkiye’de çok verimli, üretken vb. olduğu dönemler olmuştur. O zamanlar ekonomik başarıları ile alkışlanıyorlar, örnek alınıyorlardı.

SSCB de değişime ayak uyduramadığı icin, ekonomik örgütlenişi buna izin vermediği için çözüldü. Öyleyse önce bu ‘değişim’i analiz etmeliyiz.

Dünya iktisat tarihinin birinci devrimi paranın keşfi ise, ikinci devrimi de bilgisayarın üretim sürecine ve günlük yaşama sokulmasıdır. Bu, üretim süreçlerini son derece geliştirdi, hızlandırdı ve esnekleştirdi. Hız ve esneklik, iktisadi süreçler içinde son derecede önemli bir duruma geldi.

Hız ve esneklik, büyük çaplı endüstriyel organizmalara dayanan ekonomik anlayışı yerle bir etti. Çünkü büyük çaplı endüstriyel yapılar, özellikle hizmet sektöru ve tüketim sanayinde, talebin esneklik ve hızına yetişemez hale geldi. Bu nedenle, Batı’da şirketler parçalanarak, küçük, hızlı ve esnek yapılar haline dönüşme sürecine girdiler. Eskiden kendi organizasyon yapıları içinde kalan bazı unsurları ‘outsourcing’ ettiler ve sadece ‘core competence’ denilen temel yeteneklere odaklandılar. Örneğin bir akaryakıt şirketi, bir şirkete akaryakıtı ürettiriyor, diğerine taşıttırıyor, diğerine depolattırıyor, diğerine sattırıyor, hepsini de bir denetim şirketine denetlettirebiliyor! (Weber’in bürokrasi kuramının en mükemmel örneği olan ordular bile, küçük, hızlı ve esnek yapılara dönüşmeye çalışıyorlar.) Ayrıca sadece bir projeye odaklanıp, proje bitince dağılan proje organizasyonları da görülmeye başlandı.

Yani değişimle “yapılar” yerine, “işleyişler” ve “ilişkiler” öne çıktı. Bana kalırsa 1980’ler sonrası iktisadi değişimin bir boyutu budur.

Sosyalizmin önceki tarihsel döneminde, ‘büyük çaplı endüstri’ ekonomik analizlerde anahtar bir kavramdı. Böyle bir yapıda, merkezî planlama olumlu sonuçlar verebiliyorken, ifade ettiğimiz değişim karşısında, artık büyük çaplı endüstriyel yapılara dayanan bir ekonominin ayakta kalması olanaksızdı. Öyle de oldu.

Dolayısıyla, SSCB milyonlarca işlemi merkezî planlama ile yapamadığı için değil, (diğer nedenlerin yanında) hızlı, esnek, küçük yapılardan oluşan bir ekonomiye dönüşemediği için (de) çöktü.

Giderek böyle küçük, esnek ve hızlı yapılardan oluşan (ve gözümüzün önündeki işsizliğe, yoksulluğa, çevre tahribatına, savaşlara vb. yol açan böyle) bir ulusal ve küresel ekonomiyi, insanlığın temel sorunlarını çözebilecek ve insanca yaşamın geliştirilmesine temel olabilecek bir ekonomik işleyiş ve yapıya dönüştürmek mümkün müdür ve bu nasıl olacaktır?

İnsanlığın önündeki bu çok önemli sorunun yanıtını, kimse kusura bakmasın ama, sadece sosyalistler arıyorlar. Siyasetin neresinde olursanız olun, göz ucuyla sosyalistleri izlemenizi öneririm. Umudu yaratma potansiyeli, her şeye rağmen, onlarda çünkü!..


Kaynak : http://www.birgun.net/research_index...37&action=read


Konu Vahdettin Yılmaz tarafından (12-04-2008 Saat 10:13 PM ) değiştirilmiştir..
Vahdettin Yılmaz isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 12-04-2008, 09:43 PM   #2
Süper Moderator
 
Vahdettin Yılmaz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Dec 2006
Nerden: İzmir
Mesajlar: 1.943
Tecrübe Puanı: 4 Vahdettin Yılmaz Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Yaşamın Krizi

KRİZİ DOĞRU KAVRAMLARLA DOĞRU YORUMLAMAK


Günümüz savaşlarının esası devlet eliyle yürütülen tekel savaşlarıdır. Yaşanılan kriz devlet ve özel sektördeki tekeller arasındaki bu ince perdenin bir süre için ortadan kalkacağını gösteriyor…



2008 krizi kapitalizmin nimetlerinden yararlananları da içine alan bir

kara deliktir. Bu hiçbir şekilde kapitalizmin kendinin üzerine kendiliğinden

çökeceği biçimde yorumlanamaz…



Tarihsel olarak miadını tamamlamış hiçbir toplumsal yapı kendi kendine tarih sahnesinden çekilmez. Sadece kendi varlığını sürdürecek, temel varlık koşullarına dokunmayacak bir üst evreye geçer.



TEMEL BİR KAVRAM: EMPERYALİZM

Bu yazı dizisinde şimdiye kadar okuduklarınız içinden sol söylemi içeren ifadeleri çıkarıp liberal bir ekonomiste okutursanız sizinle aynı fikirde olacaktır. Yani krizin tanımlaması için kullanılan kavramlaştırmanın çoğu zaten mevcut liberal ekonomistlerce de kullanılmaktadır. Ancak liberalizm ile sol söylem arasındaki temel fark analizin farklı tahlil alanlarında çıkmaktadır.

“…[T]ekellerin ve mali sermayenin egemenliğinin kendini gösterdiği, sermaye ihracının birinci derecede önem kazandığı, dünyanın uluslar arası tröstler arasında paylaşılmasının başladığı ve tüm dünya topraklarının en büyük kapitalist ülkeler arasındaki paylaşımın tamamlandığı bir gelişme aşamasına erişen kapitalizmdir.” (Lenin, Kapitalizmin Son Aşaması: Emperyalizm, sf. 94)

Bu kısa ve öz paragraf bize mevcut krizin asıl kaynağının kapitalizmin temel üretim ilişkileri üzerinden yükselen ama ondan bir üst aşamadan kaynaklandığını açık ve net biçimde göstermektedir.

Tekellerle başlayalım. Belki de birçok okuyucu, General Motors, Boeing vb. benzeri tekellerin iflas eşiğine gelmiş olmasının emperyalizmin temeli olan tekel kavramına bir paradoks olduğunu düşünebilir. Bu düşünce geçersizdir. Çünkü tekeller illa özel sektörde olacak diye bir koşul yoktur.

Durumu şöyle formüle edelim: Bir tekel kriz zamanı kendisinden zayıf olan firmaları yutarak tekelleşme eğilimini sürdürür. Peki ya tekelin kendisi zayıfladığında ve onu alacak bir başka tekel yoksa ne olur?

İlk başta paradoks gibi gözüken bu durumun cevabı vardır: Devlet alır. Bir tekeli kurtarma planı liberalizm bağlamında normal olarak şöyle işler: Krize giren tekeli borçları ile devlet alır. Kriz geçtiğinde devlet elindeki tekeli piyasada onu alabilecek konuma gelen bir başka tekele satar. Böylece hem tekel kurtulmuş olur, hem de kriz olası en az zararla atlatılıp yeniden satılarak devlet kâr elde eder.

23 Kasım’da basında yer alan küçük bir haber devletin tekele mantığına güzel bir örnektir. Ford yönetim kurulu üyeleri ABD Kogresi’den para talebi için gittiklerinde, kongre üyelerinden “özel jetle geldikleri için” fırça yerler. (Sabah, 23 Kasım 2008).

Emperyalizm aşamasında en tekelci yapı bizzat devletin kendisidir. Bu nedenle bu krizin baskın eğiliminin devletin tekelleşme sürecinin katlanarak artması olduğunu söyleyebiliriz.

Durumu şu şekilde de açıklayabiliriz: Lenin’in ifade ettiği “dünya pazar paylaşımı”nın adı savaştır. Günümüz savaşların esası devlet eliyle yürütülen tekel savaşlarıdır. Şu an yaşanılan kriz devlet ve özel sektördeki tekeller arasındaki bu ince perdenin hatırı sayılır bir süre için ortadan kalkacağını göstermektedir.

Yani emperyalist devletler, emperyalizmin özel sektör alanındaki tekelleri yutarak bu alanlara bizar hükmedecektir. Kısacası liberallerin “devlet elini ekonomiden çeksin kendi asli görevlerine dönsün” rüyası bu krizle bitecek gibidir.



YENİ KEYNESÇİLİK İHTİMALİ

1929 bunalımından çıkışının teorisyeni John Keynes’tir. Keynes kısaca serbest rekabetin devlet eliyle düzenlenmesi gerektiği ve devletin sosyal yanını da göz ardı etmemesi gerektiği tezine dayanır. Keynes’in yaşadığı zamanda sosyal devlet modeli olarak sosyalizmin SSCB şahsında bir şekilde var olması ile de onun politikaları uygulamaya geçebilmiştir.

Günümüzde devletin tekelleşme eğilimin güçlü olması ile de Keynes’in ekonomiye devlet müdahalesi fikrine dayalı tezlerin yakın zamanda ortalıkta dolaşacağını düşünmek kâhinlik olmayacaktır. Ancak sosyalizm gibi güçlü bir karşıtlığın baskının olmaması nedeniyle devletin tekelleşme eğiliminin sosyal devlete doğru döneceğini iddia etmek körlük ötesi bir tutum olacaktır.

Bunu kanıtlamak da o kadar kolaydır ki. Son 20 yıldır dünyada, son 5 yıldır da ülkemizde, emperyalist devletler sosyal devlet yalanından hızla uzaklaşmaktadır. Ülkemizde kanunlaşan Sosyal Güvenlik Kanunu’nun özü asla ve asla sosyal devlet anlayışının zerresini barındırmamaktadır.

Devletlerin sosyal yaklaşımdan kar dürtüsü ile uzaklaşmaya krizin olmadığı dönemlerde başladığı düşünülürse tekelleşme eğiliminin artışa geçtiği kriz sürecinde sosyalleşeceğini ummak ancak batıl inanç olabilir.

Bu basit nedenlerle yakın zamanda var olan krizin çözümü için devletin müdahaleci yanına vurgu yapan görüşlerde bir artış olacaktır. Ancak bu düşüncelerde dikkat edilmesi gereken yön, devletin sosyal yanının kırıntı bile olamayacağıdır.



TEKELLEŞEN DEVLETİN YAPISI: FAŞİZM

Keynesciliğin sosyal bulamacı olsa bile emperyalist devletlerin tekelleşme eğilimin artması ilk fırsatta devletlerin siyasi yapılarında kendini gösterecektir.

Togliatti, bilinen en ünlü yapıtı Faşizm Üzerine Dersler kitabında, “Emperyalizmin ne olduğunu bilmiyorsanız, faşizmin ne olduğunu bilemezsiniz” (s. 26) demektedir.

Togliatti, faşizmi Komünist Enternasyonal’in 13. Genişletilmiş Yürütme Kurulu’na göre tanımlıyor: Faşizm, finans kapitalin en gerici, en şoven, en emperyalist öğelerinin teröre dayanan açık diktatörlüğüdür. (s. 23)

Bu tanım bugün dün olduğu kadar geçerlidir. Togliatti’nin faşizmin ideolojik olarak bukalemun olduğuna dair uyarısının akılda tutulması aslında bu tanımın önemine de bir göndermedir.

Faşizmi sadece milliyetçilik temeline indirgeyerek tanımlamak yapılacak en büyük hatadır. Çünkü faşizmin kendisini tutacak her türlü ideolojiyi benimseyebilme eğilimi onun temel özelliklerinden birisidir.

Eğer faşizm, milliyetçilik gibi, dar bir alan üzerinden tanımlanmaya çalışılırsa, tanımındaki ilişkileri göz ardı etme tehlikesi vardır. O zaman da Hitler’in iktidara gelişinde, çoğu kez özellikle dile getirilmeyen, Deutsche Bank başta olmak üzere Almanya’nın en büyük 5 tekeli tarafından desteklendiği bilgisi anlamsız kalır.

Tarihsel olarak da faşizmin dünyada 1929 bunalımı sonrası emperyalizmin biricik iktidar biçimi olarak ortaya çıkmış olmasını unutmamak gerekir. Almanya, İtalya, Japonya’da faşizmin iktidarı almış olması, yaşanan bunalımı çözme girişimi olarak faşizmin işine yarayan ideolojileri de kullandığının (Hitlerin Nasyonal Sosyalizm kavramını kullanması, Mussolini’nin sendikalar örgütlemesi) bir diğer göstergesidir.



İKİNCİ PAYLAŞIM SAVAŞI

ABD ve İngiltere’nin o yıllarda faşist iktidarlarla yönetilmemiş olması, özellikle liberalizmin, faşizmin karşısında ve ona alternatif bir sistemin varlığına gönderme değildir. Sonuçta II. Emperyalist Paylaşım Savaşı tekelci kapitalizmin iki kanadının paylaşım savaşıdır.

ABD’de faşizm, diğerlerinden farklı olarak, savaş sonrası SSCB’nin de varlığı ile komünist avlarının düzenlendiği, siyahların zerre hakkı olmadığı açık terörünü çekinmeden uygulamıştır. Savaş sonrası faşizmle savaştıklarını söyleyen ABD ve İngiltere’nin savaşın neredeyse tamamında Sovyetler Birliği’nin Hitler tarafından işgal edilmesine ses çıkarmamış olmasını da bir not olarak düşelim.

Daha önce göstermeye çalıştığımız gibi devletin ekonomi alanında da tekelleşme eğiliminin ortaya zorunlu olarak çıkması sonucunda, faşizmin belirgin bir yükseliş içine gireceğini öngörmek pek de yanlış olmaz. Burada şimdilik kaydı ile önemli olanın faşizmin kendisini nasıl göstereceğidir. Yeni dönem faşizminin göstergelerini yakalamada da yukarıda verdiğimiz faşizm tanımı önemli bir ölçü olacaktır.

Faşizmin alacağı biçimler hakkında şu an ancak tahmin dayalı tanımlar yapılabilir. Ama bu dönemde yapılacak en büyük hata faşizm göstergelerini 1930 dönemi göstergeleri üzerinden yapmaya çalışmak olacaktır. Faşizmin milliyetçiliğe dayanabileceğini söylemek ile kesinlikle milliyetçiliğe dayalı olacağını söylemek arasındaki fark faşizm tahlilleri arasındaki farkı da belirler.



ÇIPLAK DÜNYA TERÖRÜ=SAVAŞ

Emperyalizmin dünyanın pazar olarak paylaşılması üzerine yükselmesi, aslında dünyayı saran krizin eninde sonunda bir pazar paylaşımına daha geniş çapta evrileceğini söylemek demektir.

Krize giren kapitalizmin en yıkıcı pazar yaratma girişimi üretim araçlarının tahribatına dayalı olan savaştır.

1929 bunalımının, 10 yıl sonra II. Emperyalist Paylaşım Savaşına dönüşmesi, savaşın 1939’da başlaması, bu anlamda günümüz için de önemli bir göstergedir. Çünkü emperyalizm, ülkeler olarak bazında emperyalistlerin barışı ile değil tam tersine savaşı ile var olur.

Yaşadığımız kriz emperyalist olarak karşıtların birliğinden karşıtların savaşına doğru evrimle eğilimi arttıracak kapasiteye sahiptir.


Kaynak : http://www.birgun.net/research_index...01&action=read

Konu Vahdettin Yılmaz tarafından (12-04-2008 Saat 09:48 PM ) değiştirilmiştir..
Vahdettin Yılmaz isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 12-04-2008, 09:52 PM   #3
Süper Moderator
 
Vahdettin Yılmaz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Dec 2006
Nerden: İzmir
Mesajlar: 1.943
Tecrübe Puanı: 4 Vahdettin Yılmaz Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Yaşamın Krizi

KİM, KİMİN İKTİDARI?



Krizin ilk büyük sonuçlarını verdiği günlerde Başbakan Erdoğan’ın “Kriz Türkiye’yi teğet geçecek” söylemi birçok çevre tarafından, olabilecek en kötü şekilde, hükümetin krizi görmediği biçiminde yorumlanmıştır. Hatta başbakanın “danışmanları veya bakanları tarafından yanıltılmış olabileceği” gibi ihtimaller üzerinde dahi duruldu.

Hükümetin kriz karşısındaki bu yaklaşımını beceriksizlik sınırları içinde ele almak yapılabilecek en büyük hatadır. Hükümet yaklaşan seçimleri göz önüne alarak tabanına ve oy kitlesine bir güven söylemi aşılamak istemiş ancak en başta krizi yaşayan emperyalistler tarafından popülist söylem kullanımı konusunda hizaya çekilmiştir.

Halka yönelik kriz yok söyleminin kısa bir süre sonra tersine dönmesinin tek bir anlamı vardır: Ülkenin tekelleri ve emperyalist ülkeler hükümete kimi kurtarmaya öncelikli vermesi gerektiğini hatırlatmıştır. Krizin varlığını önce reddedip sonra ilan etmek, kurtarılması gerekenin oy verenler değil sisteme sahip olanlar olduğunun itirafıdır.

Çünkü şu kesin biçimde bilinmelidir ki hükümet tarafından ilan edilen kriz halkın yaşadığı kriz değil, tam tersine kapitalistlerin yaşadığı krizdir. Böylece krizin varlığı ilan edildiği anda, krizden çıkmak için gösterilecek tüm çabanın kime hizmet edeceği de ilan edilmiş olur.

Öyle ki, Erdoğan pişkince “IMF’ye ümüğümüzü sıktırmam” diyerek halkına el salladıktan hemen sonra, G-20 zirvesinde “IMF ile anlaşmaya yakınız” dediği anda kimin için G-20’ye gittiğini kanıtlamıştır.

Çünkü Türkiye’deki tekeller için IMF ile yapılacak bir anlaşma ilk anda kendileri için kurtarıcı tek reçetedir. Aksi düşünülemez bile. ABD’nin yürürlüğe koyduğu kurtarma planını ABD’de muhaliflerin “Wall Strett’i kurtarma” olarak eleştirmesinin temel nedeni de budur zaten.

Şu an yaşanılanlar kapitalizm açısından halkın krizden kurtarılmasının, öncelik sırasında en geriye itilmesini zorunlu kılmaktadır.

Bu nedenle Erdoğan hükümetinin ekonomiden anlamadığını iddia etmek olası en saçma iddia olacaktır. Kapitalizmin çıkarlarını koruma becerisine sahip olmayan bir iktidara hayat şansı veren bir sistem olduğunu kim söyleyebilir ki?

Fazla değil kasım ayının ikinci haftasında Sabancı’nın 2008’in ilk 9 ayında 1 milyar YTL kâr ettiğini açıklamasına rağmen, TÜSİAD’ın “kriz var” viyaklamasını bu bağlamda yorumlamak daha doğru olur.

Ayrıca Akbank’ın Sabancı’nın şirketlerinin toplam kârını açıkladığı günlerde 1500 çalışanını işten çıkarmasının anlamını bize net biçimde verir.



YENİ ARAYIŞLAR

Seçimlerinde yaklaşması bağlamında Erdoğan hükümetinin krizi halk bazında çözme dışında yeni atılımları deneyeceği belli olmaya başlamıştır. Bunun ilk sinyali “Alevi Açılımı” olarak gündeme düşmüştür. Aleviliği devlet katına lafta değil cidden sokma girişimi önemli bir manevra sağlayacaktır hükümete. Bu noktada yakın zamanda hükümetten hiç beklenmedik yeni açılımları görmek olasıdır.

Ama tam da böyle bir durumda, faşizmin bukalemun niteliğinin asla akıldan çıkarılmaması gerekir. Hükümetin Kürt politikasında denediği sınırlı girişimin geri tepmesi sonucunda, en başta Erdoğan’ın “Ya Sev Ya Terk Et” söylemine nasıl sarıldığı akla gelmelidir.

Bu açılımlar aracılığıyla hükümetin yerel seçimler sürecinde ya da özellikle sonrasında bir adım daha ileri giderek bir erken genel seçim seçeneğini ele alması hiç de olasılık dışı değildir.

Ancak tarihsel olarak gerilimleri çözme girişiminde başarısız olan ve açık faşizmini asla terk etmeyen devletin, sıkıştığı anda açık faşizmini daha sık kullanmaya başlayacağını söylemek şaşkınlık yaratmamalıdır.

Adalet Bakanı’nın “devletime katil dedirmem” diyerek 301’den açılan bir davaya izin vermesini faşizmin açık terör potansiyelinin varlığını göstermesi açısından okumak gerekmektedir.



EKONOMİK YIKIM

2008 krizinin ilk dalgaları henüz Tükiye’ye yeni yeni vurduğu bu günlerde yaşananlar ürkütücüdür. Borsanın ve doların birkaç defa ters yönde pik yapması, bu sert iniş ve çıkışlarında ortaya çıkan dehşet havası önemlidir. Çünkü en başta ABD’yi vuran deprem dalgası henüz Türkiye’ye ulaşmamıştır. ABD de soğuk alsa Türkiye hastalanır düşüncesi şu an daha vahim haldedir: ABD de hastalanırsa Türkiye komaya girer.

Türk tekellerin Erdoğan’ın söylemlerini hizaya sokma çabasının bu kadar hızlı olmasının nedeni krizin hızla yaklaşması ve kaybedecekleri kârlardan kaçan uykularında aranmalıdır.

İlk dalganın Türkiye’ye ulaşmasının hafifliğinde bile, son 2-3 hafta içinde işten çıkarılan insan sayısı on binlerle ölçülür olmuş, Firmalar tekelleri de kapsayacak biçimde batmaya başlamıştır. Tekrar hatırlatalım, kriz konusunda Türkiye’de daha kırmızı düğmeye basılmamıştır.

2001 krizine göre bankacılık sisteminin daha güçlü olduğu ise tam bir hayaldir. Çünkü Türkiye’deki bankaların sgüçlü olduğu doğrudur. Ancak kâğıt üstünde. Eğer bir bankanın varlık sebebi olan sermaye elinde yoksa ya da yeterli değilse, ortada güçlü kanunlarınız olsa bile fiili anlam banka da olmayacaktır.

Bu nedenledir ki, yine Erdoğan’ın bankaları azarlamasına ve BBDK’yı göreve çağırmasına rağmen, bankalar sermayelerini korumak adına kredi başvurularını geri çevirmekle kalmayıp, verdikleri kredileri de geri istemektedir.

Türkiye’deki bankaların büyük çoğunluğunun ortaklarının hatta sahiplerinin yurt dışı kaynaklı olması, bankaların gerekirse gözden çıkarılması içinde yeterli bir sebeptir. İzlanda ve Macaristan’a bakarak Türkiye’nin yakın gelecekteki olası bir konumu hakkında bir fikir edinilebilir.

ABD’nin Büyük Ortadoğu Planı (BOP) ve olası Irak işgali nedeniyle de, IMF aracılığı vasıtasıyla 2001 yılında Türkiye’ye 20 milyar dolara yakın kredi verirken, konjüktürel olarak işine yaramayan Arjantin’e 8 milyar doları vermeyip Arjantin’i nasıl bir kaosa sürüklediği hatırlanmalıdır.



HANGİ SOL VE KRİZİN ADI

Solun 2008 krizini tahlil becerisi zayıf değildir. Hatta bu yazı dizisinde dile getirilen tespitlerden daha güçlü tespit ve değerlendirmeleri bulmak hiç de zor olmayacaktır. Ancak solun bir durumu tahlil etmesi ile durumdan görev çıkarması arasındaki açı farkı giderek büyümektedir.

Aslında daha açık konuşmak gerekirse, solun süreci tahlilinden bahsederken aslında Marksizm’in tahlil gücünden bahsediliyor demektir.

Solu otomatikman Marksizm’le eşleştirmenin hata olduğu söylenebilecektir. Bunu söyleyenlerin o zaman krizin başlaması ile neden Marx’ın kitaplarında bir satış patlaması olduğunu da açıklanması gerekmektedir. Marx, tam da bir kriz döneminde, sırf nostalji olsun diye okunacak bir kişi değildir. Tam tersine Marx krizin temeli olan ekonomik sistemi şimdiye kadar en geniş ve isabetli biçimde çözümleyen kişidir. Hemen şunu da belirtelim, krizin yakın zamanda durulmazsa ( ki durulmayacak) kitaplarının satışı artacak ikinci kişi Lenin olacaktır.

Sürecin analizinde sol açısından Marx’ın temel belirleyici olması uzun bir süre devam eden Marksizm’in krize girdiği tartışmasına da pratik anlamda bir tür cevap vermektedir. Hem ülkemiz hem de dünya bazında, Marksizm krizde değil, Marksistler krizdedir.

Ve ilginçtir, krizin nedeni sürecin tahlilinde ve ne yapmalının cevabında değil, çoğu kez gündeme gelmeyen biçimde nasıl yapmalının cevapları üzerindedir. Cevapları aramadan önce Marx’ın “insanlık çözebileceği sorunlarla uğraşır” önermesini akılda tutmak gerekir. Çünkü bu önerme maddi yaşamın ilişkileri içinde çözümsüzlüğün olmadığının net biçimde gösteren bir konumlanmaya aracı olmaktadır.



MARKSİST POLİTİKA-ÜRETİM ARAÇ SORUNU

Marx’a dayalı olarak ya da onun baskısı ile politika üretenlerin, belki de son 40 yıla damgasını vuran, en önemli sorunu kendi politika üretim araçlarını bir sorun olarak tanımlamamış olmasıdır.

Toplumsal üretim araçlarına vurguyu bu kadar baskın yapan bir takipçiler topluluğunun, bizzat kendi üretim araçlarına tabu biçiminde yaklaşmış olması, mevcut politika krizinin en temel nedenidir.

Kapitalizmin 20.yüzyıl içinde varlığını devam ettirmek için en az 3 defa, hem ekonomik hem de politik anlamda, üretim araçlarını değiştirmesi bile Marksistlerin ilgisini sınırlı biçimde çekmiştir.

Politikanın kendisinin yeterliliğinin onun toplumsal üretim koşullarının da yeterliliği olarak tanımlanması Marksistlerinin temel hatalarından birisidir. Açık tanımlayalım: Marksizm’le ilişkili politik yapılanmaların neredeyse tamamı (sadece ülkemizde değil) öz itibari ile kapitalist üretim ilişkilerine dayalı biçimde örgütlenmiştir.

Bireylerin, liderlerin tek belirleyici olduğu ya da dar bir yönetici grubun herkesi yönettiği bir örgütlenme aracının iddia ettiği eşitlikçi düzeni kendi içinde yaratabilmesinin mümkün olmadığı artık kanıtlanmıştır. Ayrıca bir dönem tarihsel koşulların da etkisi ile işe yarayan bir toplumsal biçimin artık geçerliliğinin kalmadığının da göstergesidir.

Bu üretim biçiminin işe yaramadığının en önemli göstergelerinden birisi de eşitlikçi politik söyleme rağmen kitlelerin bir türlü sola doğru kaymayışlarıdır. Bu nedenledir ki, içinde yer aldıkları eşitsiz ilişkilerden çıkıp, bir başkasına girmeye gönüllü olanların sayısı oldukça azdır.

Kitlelerin sola kaymasını engellerin başında politika üretim araçlarının olduğunu söylemek, tarihsel koşulların payını göz ardı etmek değildir. Ancak sonuçta var olan tarihsel koşullar içinde, sisteme karşıt bir politika yapanlar o sistemin üretim araçlarının aynısını kullandığı sürece, kitlelerin algılarının içine girmesi her zaman zor olacaktır.

Marksistler bir şekilde öncelikle politika üretim araçlarına doğru eğilemedikçe şu an ki halini sürdürmeye devam edecektir. Kitleselleşmesi, yakın geçmişte olduğu gibi, dönemsel olmaktan öte gidemeyecektir. Marksistler ve/veya sol olası en katılımcı ve döngüsel üretim ilişkilerini yaratmaya öncelik vermek durumundadır.



CEHENNEME GİDEN İYİ NİYET TAŞI

Son 10 yılda dünyadaki sorunların çözüm araçlarından birisi olarak sivil toplumu ön plana çıktı. Sivil toplum anlayışı (tekil örnekleri bir kenara bırakırsak) sistemi sistem içinde düzeltme girişimleri olarak var olmuşlardır. Ancak dünyanın geldiği noktada sivil toplum anlayışı iyi niyet taşları ile cehenneme giden yolu döşeyen bir varoluş sergilemek dışına çıkaramamıştır.

Don Kişot’un en fazla bilinen hikâyesi, canavar sandığı yel değirmenlerine saldırmasıdır. Sivil toplum bu hikâyedeki canavar ve yel değirmeni kurgusunun tersten ve zararlı biçimde ele almaktadır. Sivil toplum aslında canavar olan sistemin (kapitalizmin) üretim yapan ve yararlı bir yel değirmeni olduğu iddiasını taşımaktadır.

Sivil toplumun bu dünyaya katkısı, niyetlerinden bağımsız olarak, kapitalizmin gözünde de bir hiçtir. Çünkü kapitalizm kendi varlığını korumak için insanlık adına ne varsa yıkmaktan kaçınmayan bir sistem olduğunu defalarca kanıtlamıştır.

Bu nedenle de sivil toplumun dünyanın herhangi bir yerinde sistem içi iyileştirme çabaları, köle sahibinin hasta olan kölesinin iyileşmesi için doktor çağırması kadardır. Elbette köle sahibi iyileşmesi işine gelecek kölesi için doktor çağıracaktır. Geri kalanı onun ilgi alanına dahi giremeyecektir.

Sivil toplum anlayışı hakkında bu uzun ve sert girişimizin nedeni, yaşanan krizin çözümü için sivil toplum anlayışının kendine görev çıkarma ihtimalinin yüksek olmasıdır.

Ancak bu krizde ilk darbeyi yiyeceklerden birisi de sivil toplum kuruluşları olacaktır. Sistemin mali desteği ile var olan sivil toplum yakın süreçte en başta istediği mali desteği edinemeyecektir.

İşte bu noktada bizi ilgilendiren varlığı için sistemden gerekli desteği alan sivil toplumcu anlayışlar olacaktır. Sistemin özüne dokunmadan köle sahibi, köle ve doktor metaforu içinde kalan sivil toplum anlayışlarına, krizin tanımlanması ve çözümlenmesinde sınır koymak ciddi önem taşıyan bir tutum olacaktır.

Kaynak : http://www.birgun.net/research_index...55&action=read
Vahdettin Yılmaz isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Kapalı


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 02:17 AM .

Valid XHTML 1.0 Transitional Powered by vBulletin® Version 3.7.2
Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.2.0 ©2008, Crawlability, Inc. Style designer by Grafikeditör
Sitemizdeki Materyallerin Kaynak Belirtilmeden Başka Sitelerde Yayınlanması Yasaktır.
Sitemiz En İyi Internet Explorer 7, En Hızlı Mozilla Firefox +2.0 ve 1024x768 Ekran Çözünürlüğünden Görüntülenebilir.

İletişim - Kağızman Forumları, Kağızman, Kars - Arşiv - Yukarı git