Kağızman Forumları, Kağızman, Kars Anasayfa Film Arşivi


 
 
Geri git   Kağızman Forumları, Kağızman, Kars Kültür & Sanat & Edebiyat Biyografiler

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 04-04-2008, 06:12 PM   #21
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.539
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Seçme Yazılar


Engizisyonun son mahkûmu: Nur Vergin
Galileo "dünya dönüyor" derken aslında bilinen yalın bir gerçeği tekrarlamıştı. Biliniyordu; çünkü İslâm alimleri dünyanın dönmesinden öteye, güneş sisteminin nasıl işlediğini bile birkaç asır önce açıklamışlardı.
Kilise patronları ise engizisyon mahkemesini topladılar ve bu basit gerçeği söyleyen adamı mahkûm ettiler. Neden? Çünkü bu gerçeği söylemek, kilisenin otoritesine meydan okumak demekti. Kilise, Aristo'dan alınan yedi aşamalı "kainat hiyerarşisi"ni benimsiyordu. Kilise'nin kabul ettiği sisteme göre dünyanın değil, güneşin dönmesi lâzımdı. Bu sistemi reddetmek kilisenin iktidarına meydan okumaktı.
Nur Vergin'in söylediği "Türkiye dönüşüyor" sözü de herkesin bildiği yalın bir gerçek. Bu dönüşümü de yine hepimizin bildiği nedenlere dayanarak açıklıyor: "Bunun sebebi, on yılların birikimi" diyor Nur Hanım; "Halkın sisteme ve siyasî elitlere, hatta genişletelim, halktan biraz kopuk kalmış aydınlara, bürokratlara öfkesi..."nin birikimi. Bu öfkenin önünde kilise patronları da duruyor. Nur Vergin'in sözleri Kilise'nin kurduğu düzene açık bir meydan okuma. Engizisyon hemen toplanıyor ve Kilise'nin otoritesini iade etmeye girişiyor.
Nur Vergin'i sadece siyasal bilimler alanında yer alanlar değil, Türkiye ve dünya hakkında kalem oynatan herkes yakından tanımakla mükelleftir. Batı bilimine hakkıyla vakıftır ve birikimini namusluca Türkiye'yi anlamak için kullanmıştır. Atatürk'ün meşhur sofrasının en itibarlı müdavimlerinden Nuri Conker'in torunudur. Laikliğin anavatanı olan Fransa'da yedi yaşından 30 yaşına kadar eğitim görmüş bir "cumhuriyet kadını"dır. Ne kimliği ve kişiliğinin, ne de bilimsel birikiminin tartışmaya açık bir tarafı yoktur.
Bu hafta Vatan Gazetesi'ne verdiği mülakat, Nur Vergin'in sosyolojik vukufuna dair birkaç misalden ibaret. Sistem dönüşümünü (yani demokratikleşmesini) sosyolojik arka planı ile anlatıyor. Bu dönüşümün doğal mecrası içinde kendi mimarlarının önünü açtığını, böylece kansız ve kavgasız bir şekilde gerçekleştiğini belirtiyor. AK Parti'yi bu dönüşümün "emniyet kemeri" olarak tanımlıyor. Sonra da bu dönüşümden rahatsız olanlara tersinden bir okuma yaptırıyor: "Cumhurbaşkanının eşi türbanlı olmasın demek, çoğunluğu başörtülü olan bu halka bir hakaret değil miydi?" diye soruyor. Engizisyon, bu sorunun cevabını vermek yerine işkenceye girişiyor.
Biri Vergin'e "Neden Marksist değil?" diye soruyor. Soğuk savaş döneminden kalma ilkel Marksizm'in araçlarını bile doğru dürüst kullanamayan bu "hoca"nın, marjinal sol dergilerde bile kendisine yer bulamayacak "not"unu Yalçın Bayer olduğu gibi köşesine taşıyor. Ne için, herhalde bu saçmalıkları okutup Nur Hanım'a işkence yapmak için. Bir başkası, "2,5 dönümlük arazisine imar izni alabilmek için bu mülakatı verdi" işkencesine giriyor. Nur Vergin'in kaleminden çıkan didaktik makalelerden birini bu iddia sahibinin önüne koysanız, her cümlesini on defa okutsanız acaba bir ilerleme kaydedebilir misiniz? Sanmıyorum. Düşünce açıklamayı, bel hizasının altına vurmanın bahanesi olarak gören bu ilkelliğin etki gücü de artık kalmadı.
Ertuğrul Özkök'ünki ise "Laik hayat tarzı" işkencesi. Vergin'in verdiği bir "toplum baskısı" örneğini, "laik hayat tarzı"nı benimsemiş insanlara atılmış "öylesine ağır bir iftira" olarak niteliyor ki, bize sadece bu "öfkeli itiraz"ın o "hayat tarzı" içindeki yerini düşünmek kalıyor. Nur Vergin, Batılı ölçülerde laikliğin icmalini eksiksiz yapan bir entelektüel. Onun laikliğin kavramsal dünyasını özetlediği ve sınıflandırdığı makalelerinden birini bile okuyan "laik hayat tarzı"nın neden olamayacağını anlar. Bir "hayat tarzı"nın laiklikle ilişkisi nasıl kurulabilir? Laiklik nasıl bir "hayat tarzı" olabilir? Bu engizisyon işkencelerinin sebebinin, "halkın kiliseye duyduğu öfkeyi" Türkiye'nin dönüşümünün nedenleri arasında zikretmesi olduğunu Nur Vergin, eminim ki biliyordur. Tasa etmesin, ortada iktidarı falan kalmadı; engizisyon işkencesi dediğimize de biraz "ironi" ile yaklaşmak lâzım.
Prof.Dr.Mümtazer Türköne
06 Ocak 2008, Pazar[
]

Konu Nurettin Önalan tarafından (04-04-2008 Saat 06:16 PM ) değiştirilmiştir..
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04-05-2008, 07:44 PM   #22
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.539
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Seçme Yazılar

“Tehlikeli bir hata”; “Stratejik bir mesele”...


Türkiye’nin gelip dayandığı noktaya dışarıdan bakarak görmek, içerideki ateşli tartışma ortamından daha doğru bir fotoğraf sunar.


Zira, bu gibi durumlarda, içerden bakmak ağaçların arasında kaybolmak tehlikesi taşır; oysa dışarıdan bakıldığında ormanı görmek mümkündür.

Bunu, en isabetle yapabilecek ölçülerden biri The Economist dergisi olmalı. The Economist, Avrupa ve uluslararası demokrat kamuoyları, siyasetçileri ve iş çevreleri nezdinde sağlam bir pusula olmak gibi prestije ve üne sahiptir.

The Economist, Ak Parti’ye yönelik kapatma davasını “tehlikeli bir hata” olarak niteliyor ve “Mahkeme Draması” başlığını taşıyan konuya ilişkin yorumunda, “Modern bir demokraside bir mahkemenin beş yılı aşkın süredir hükümette yer alan ve daha dokuz ay önce yeniden seçilmiş bir siyasi partiyi yasaklayabileceği düşüncesi tuhaf görünüyor” diye “Batı demokratik nabzı”nı yansıtıyor.

Bu “tuhaflık”, elbette ki, Türkiye’nin “modern bir demokrasi” olma özelliği taşımadığını da kendiliğinden ima ediyor. Eğer, Türkiye’nin “modern bir demokrasi” olması gibi bir amacı varsa –ki, olduğu varsayılıyor ve ayrıca olması gerekiyor- bu “tuhaflık”tan kendisini kurtarması şart.

Aksi halde, bu “tuhaflık”ın, Türkiye’yi Avrupa Birliği’nden ve genel olarak Batı demokrasileri dünyasından kopartması kaçınılmaz olur. Bu davanın arkasında duran odakların niyeti belki de –hatta muhtemelen- bu ve bu böyle olduğu için, “parti kapatma davası”, Türkiye için sonlanması beklenen bir hukuk süreci olmaktan ziyade, “stratejik bir mesele” haline dönüşmüş durumda.



*** *** ***



Dava sonucu beklenemez mi?

The Economist, “Kapatma davası başarılı olacak mı?” sorusunu sorarak, yorumunu şöyle sürdürüyor: “Aklı başında bir mahkeme bu davayı düşürürdü. Maalesef, Mayıs ayında Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesini engelleme kararında da görüldüğü gibi Anayasa Mahkemesi’nin kendisi de katı laik sistemin bir parçası. Uzayan bu krizi bitirmek için Erdoğan şimdi Anayasa’yı değiştirme ve barışçı siyasi partilerin kapatılmasının daha da güçleştirme planını hayata geçirmeli. Demokrasinin laiklikten önce geldiğini ilk ve son kez gösterebilirse, Türkiye gerçekten modern bir Avrupa ülkesi olacaktır.”

İşte, tam da bu tespitten yola çıkarak, Türkiye için “stratejik bir mesele” ile karşı karşıya bulunduğumuzu söyleyebiliriz.

Bu davayı kendi seyrine bırakmak, kendisine eklemlenmek istediğimiz Batı demokrasilerinden uzaklaşmak ve giderek kopmak anlamına gelecek ve bir bakıma, Türkiye’nin Cumhuriyet’le birlikte ortaya koyduğu “çağdaşlaşma projesi”ne sırt çevirmek anlamına gelecektir.

Ne paradokstur ki, laikliğin tehlikeye düştüğü gerekçesiyle bu işe kalkışan “yerel güçler”in girişimi, bizzat “laik Batı” tarafından “Batı demokrasisini terketmek” uyarısıyla karşılanıyor.

Tereciye tere satmak gibi, laik Batı’ya, laiklik mi öğretilecek?

Türkiye’nin AB yolundaki en hararetli yandaşlarının başıda gelen Joost Lagendijk, dün Ankara’da “Samimi olmak gerekirse, yüzde 47 oy almış bir parti hakkında laiklik karşıtı suçlamalarıyla kapatma davası açılmasını Avrupa’da çok az politikacıya anlatabilirsiniz. Avrupa’nın 50 yıllık geçmişinde, böyle bir şey göremezsiniz” diye konuştu.



*** *** ***



“Parti kapatma” konusu, sadece Türkiye’yi AB’den diskalifiye etmek potansiyeli taşımıyor. Türkiye’nin yakın ve orta vadeli güvenliği açısından da “tehlikeli bir hata” ya da vahim bir tehlikeyi ifade ediyor.

Konu, Ak Parti’yi kapatma konusundan öteye. Kapatma girişimine muhatap bir de DTP var. Parlamentoda temsil edilen iki parti, kapatma girişimiyle yüz yüze. Daha önemlisi, bu iki partinin Güneydoğu’daki konumu.

Şunun şurasında yarım yıl önceki seçimlerde, ülkenin en sıkıntılı bölgesi ve “Kürt sorunu”nun “coğrafi zemini”ni oluşturan Güneydoğu’da bu iki partinin oy oranları yüzde 90.

Birkaç ile bakalım; Diyarbakır’da AKP 47, Bağımsızlar (DTP diye okuyun) 41. CHP ve MHP ise yüzde 2’şer. Şırnak’ta AKP yüzde 27, DTP yüzde 52 oranında. CHP yüzde 7, MHP yüzde 3. Mardin’de AKP yüzde 49, DTP yüzde 40, CHP ve MHP yüzde 3’er. Hakkari, AKP yüzde 33, DTP yüzde 56, CHP yüzde 4, MHP yüzde 2. Batman’da bu oranlar, AKP yüzde 46, DTP yüzde 39, CHP yüzde 4, MHP yüzde 1. Siirt’te AKP yüzde 49, DTP yüzd 40, CHP ve MHP yüzde 3’er. Muş’ta AKP yüzde 39, DTP yüzde 46, CHP yüzde 3, MHP yüzde 2. Bingöl’de AKP yüzde 71, DTP yüzde 14, CHP yüzde 4, MHP yüzde 3. Van’da AKP yüzde 53, DTP yüzde 33, CHP yüzde 4, MHP yüzde 3. Urfa’da AKP yüzde 60, DTP yüzde 20, CHP ve MHP yüzde 5’er.

Ak Parti ile DTP’nin kapatıldığı bir ülkede, Güneydoğu’nun yüzde 90’ının iradesi iptal edilmiş ve bölge halkının yüzde 90’ının temsil yeteneği hiçe sayılmış olacak.

TBMM’de ve “ovada siyaset” yerine, Güneydoğu’nun temsili “dağlara, taşlara” terkedilecek.

Bu ülke, parti kapatmalarla “Kürt sorunu”nun altından barışcıl biçimde, böyle bir duruma nasıl kalkabilir?

“Oyun oynanırken kural değiştirilmez” diyerek Anayasa değişikliklerine karşı çıkabilir misiniz? Bu, bir “oyun” değil.

Oyun oynamıyoruz; Türkiye’nin kaderi ve geleceği ile oynuyoruz.

Herkes gözünü dört açsın, “tehlikeli hata”dan, yol daha yakınken, yani daha da uzaklaşmadan, yoldan tümüyle çıkmadan Türkiye dönebilsin...

Cengiz ÇANDAR
05.04.2008-Cumartesi/Hürriyet
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04-05-2008, 09:16 PM   #23
Süper Moderator
 
Vahdettin Yılmaz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Dec 2006
Nerden: İzmir
Mesajlar: 1.943
Tecrübe Puanı: 4 Vahdettin Yılmaz Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Seçme Yazılar

Sevgili Nurettin,bu sayfaya güzel yazılar taşıyıp bizimle paylaşıyorsun.

Teşekkür ediyorum.

Bu sayfada kendimi biraz daha farklı mutluluklarla görüyorum.

Alışılmış mutluluk çizgimin dışında.

Eksik olma,sevgili Nurettin.

Konu Vahdettin Yılmaz tarafından (04-06-2008 Saat 01:09 AM ) değiştirilmiştir..
Vahdettin Yılmaz isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04-06-2008, 12:18 AM   #24
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.539
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Seçme Yazılar

Vahdettin abi teşekkür ediyorum.Bu yazıları eklemekteki maksadımıda söyleyeyim.Hani sen birara kes yapıştır yapmayalım demiştin.Bir oranda sana hak verdiğimi belirtmiştim.Fakat bu yazılar benim için bir arşiv olsun.Beyendiğim,ileride tekrar bakma gereğini duyacağımı umduğum yazıları buraya ekliyorum.Kolay
bulayım, aramayayım diye.
Saygılar.
05.04.2008-Cumartesi
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04-06-2008, 05:38 PM   #25
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.539
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Seçme Yazılar

Cem Karaca: 'Yâr Yâr' diyerek Allah'a yürüyen sanatçı

Çağımızın büyük bilgesi Bediüzzaman, 'O yâr ise her şey yardır, her yer yarar' demişti. Cem Karaca, ömrünün son yıllarını, gürül gürül çağlayan sesiyle, 'Allah yâr yâr! Allah yâr yâr!' diyerek geçirdi.



Türk usulü rock'ın, folk'tan beslenen protest ve gür sesli prensi, sert müziğin; toplumsal muhalefetin aktığı bir damar olarak türkünün modern zamanlar Dadaloğlu'su, bizim irfani geleneğimizin kılcal uçlarına doğru sızarak oradan olağanüstü bir ilahi devşirdi. 'İş başa döner' diyen doğru söylemiştir. Türkiye'nin makus talihini büyük oranda yenerek, ormanda bir patika açan 'küçük dev adam'ın, 141-142'nin paslı zincirlerini kırarak bize yeniden kazandırdığı bir değerdi Karaca. Bir yandan 'yeşil pop' adıyla marazlı bir sound'un arabesk kuyularında gezinenlere, bir yandan 'Batı'ya ait bir müziği ısrarla kendi topraklarının sesi sanarak dayatmaya çalışan ve giderek, Sivas'lının deyişiyle 'mezalim'e dönüşen 'resmi müzik'çilere, bir yandan ise, sosyalizmden yola çıkıp ortodoksi Kemalizme ve ulusalcılığa varan sığ ve kadük bir müzikal geleneğe bu işin nasıl yapılması gerektiğini gösterdi. Aynı zamanda birer musiki cenneti olan geleneksel dergâhlarımızdan artakalan birkaç sınırlı yerde icra edilmeye çalışılan, resmi kurumlarda ise, Kadim Yunan'dan tevarüs edilmiş 'koro' geleneği içerisine hapsedilen, tekdüze ve donuk bir icra geleneğinin çeperlerini çatlattı.

Bize ait olana şiddetle iştiyak duydu

Ermeni asıllı Toto Karaca ve Azeri asıllı tiyatrocu Mehmet Karaca'nın bu seçkin oğlu, müzikal sesleri açısından da, toplumsal ve ahlaki idealleri bakımından da bir Osmanlı evladıydı. Robert Koleji'nde, bir kızı etkilemek üzere başladığı şarkıcılık macerası, ölümüne değin zenginleşerek sürdü. İlhami Gençer'in desteklediği bu yüksek avazlı adam, başlangıçta popüler rock'n roll söylüyordu. Apaşlar deneyimi ve 'Altın Mikrofon', 'Resimdeki Gözyaşları'yla taçlanınca Karaca'nın o gür sesi daha da gürleşmeye başladı. Ve 1970'lerden itibaren Türkiye'nin müzikal yaşamına bir göktaşı gibi düşecek olan Moğollar'ın ardından, yıllar sonra söyleyeceği ilahinin kökeni olan Dervişan'ı kurdu Karaca.

Dervişan, derviş sözcüğünün çoğuludur ve onların bu münbit yurdu olan Anadolu, tarih boyunca yüz binlercesine gül bahçesi olmuştur. Onlar, 'başlangıçta sadece Allah vardı, onunla birlikte bir şey yoktu' diyerek, Sonsuz ve Mutlak Hakikat'i nihai düzeyde yani mutlak teklik düzeyinde idrak eden ihlas erleridir. Onların beslediği bu aziz toprağın sesleri arasında bize ait olana şiddetle iştiyak duyan bir sesti Karaca. Bu yüzden, sadece Allah'ın yâr olduğunu, O yâr olunca da herkesin yar olacağını söyleyerek gitti.

'O'nu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa saraydadır, O'nu tanımayan ve itaat etmeyen sarayda dahi olsa zindandadır, bedbahttır' diyen Bediüzzaman'ı bir kez daha doğruladı. Bu doğrulayış, bize, 'merhaba gençler ve her zaman genç kalanlar' üzerinden de yapılmıştı. Bu bir Yunus Emre deyişidir: 'Her dem yeni doğarız, bizden kim usanası...' Bu, 'dilsizler haberidir', ondan ancak 'kulaksızlar anlar.' Dilsiz kulaksız sözü ise anlamak için can gerekir...

Cem Karaca, yıllar sonra aynı topraktan yaratıldığı izlenimi veren bir gezgin müzisyen'in yol arkadaşlarına katıldı ve 'Kurtalan Ekspresi'nin vagonlarından birine atladı. O aslında lokomotifti, sesiyle, rindane tavrıyla, Melamileri hatırlatan umursamazlığıyla, şarkıları gırtlağıyla değil kalbiyle söylemesiyle, bir çekim merkeziydi.Özal ile yan yana durduğunda Lorel Hardi gibi görünüyorlardı ama bu asimetrik fotoğrafta, Türkiye'nin kendi asli ikliminin toplumsal taleplerini merkeze taşıyan milli iradeyle, bu toprakların özgür ve bereketli isyan ahlakının kusursuz uyumu yansıyordu. Çünkü bizler 'Hak dost' diyen dervişlerdik bir zamanlar. Bu büyük sırra yeniden erdiğimizde tezgâhımıza kurulan türlü oyunları bozabiliyorduk. Cem Karaca, bize bildiğimizi sandığımız o gizli gerçeği yeniden haykırdı: "Bu can emanet bu bedene/ onunda sararlar kefene" O halde, 'Allah yâr yâr! Allah yâr yâr! Allah yâr!'

Hayatının son yıllarında hep 'Bir'e çağırdı

Bir başka daralma berzahından geçtiğimiz bu kritik süreçte bize sonsuz bir yolun imkânlarını açması bakımından tekrar hatırlanması gereken sırdır. Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Ermeni, Müslüman, başörtülü, başörtüsüz, laikçi, mütedeyyin, o partili bu partili... Herkesin kalbi, sonuçta bu geçici yaşamda, kendine ve ötekine acı vermeden yaşamanın özlemiyle çarpmaktadır. Madem böyledir, o halde, 'cümle varlığın birliği ve kardeşliği' demek olan varlığın birliğine dönmek, o cihanşümul ilkenin çevresinde ateşe koşan pervaneler gibi toplanmak gerekir. Çünkü, Karaca'nın dediği gibi, 'Yol bir akıl bir bak da göresin / Sen korkma sakın Rabb'in sana yakın'dır. Evet, biz ondan belki nihayetsiz uzağız, ama O bize şahdamarımızdan yakındır. Bu, uzağın yakınlığı, yakının uzaklığı paradoksundan gelen bir haberdir. Bunu bize sesi kadim zamanların nidacıları gibi gelen Cem Karaca anlatabilir. Gerçi, 'üç var yedi var kırk vardır/altıbinaltıyüzaltmışaltı inen vardır' ama, bütün bunlar Bir'den gelmektedir ve Bir'e dönmektedir.

2004'ün 8 Şubat'ında ahirete göçen Karaca, bizi yaşamının son yıllarında hep Bir'e çağırdı ve 'O'ndan başka ilah yoktur/Muhammed sevgilimdir' diye diye Cemal'e yürüyen Cemil Meriç gibi, asıl sevgilinin kim olduğunu hatırlattı. Onun yaşamını zehre çeviren o saçmasapan yasaların zincirini Özal parçalamıştı. O da, kendisine uzanan bu iyi niyetli eli, Osmanlı'nın barış dolu hatırasından uzanan bir el olarak öpüp başına koydu ve şerefini artırdı. Çünkü biliyordu ki hayat sevgiden doğmuştur, korkudan değil.

Aslolan Cemal'dir, güzellik, iyilik ve gerçekliktir. Kötülük, çirkinlik, şer hep şeytanın dolap hileleridir, ayak oyunlarıdır ve tuzaklarıdır. Yüzyılın en kanlı trajedisine kurban giden bir kanaat önderinin sehpaya giderken söylediği sözü hatırlıyorum. Şöyle demişti, başına cellat ipi geçirirken, 'ben sizin dolap ve hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert oldu. Ben de size boyun eğmedim, bu da size dert olsun'

Artık bu kâbuslar geride kaldı, Türkiye, şu an içine çekilmeye çalışıldığı bu kaotik kuyuya asla düşmeyecek ve toplumsal, hukuki, siyasi ve ahlaki kazanımlarını asla berheva etmeyecektir. Merhum Karaca'nın o coşkulu sesiyle söylemenin vaktidir: 'Sürerim buluttan tarlaları / Yağmurlar ekerim göğün göğsüne / Güneşte demlerim senin çayını / Yüreğimden süzer öyle veririm / Ben feleğin şu çarkına çomak sokarım / Ben feleğin tekerine çomak sokarım / Yeter ki ıslak ıslak bakma öyle'

SADIK YALSIZUÇANLAR
06 Nisan 2008, Pazar-ZAMAN

Konu Nurettin Önalan tarafından (04-06-2008 Saat 05:49 PM ) değiştirilmiştir..
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04-14-2008, 12:32 AM   #26
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.539
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Seçme Yazılar

Laikliğe Küresel Saldırı

Barroso'nun ziyareti üzerine, Cumhuriyet gazetesinin önceki gün attığı başlık: "Laikliğe küresel saldırı yoğunlaştı" Gazete, "Son dönemde Ankara-Washington, Brüksel ekseninde yapılan açıklamalar, Türkiye'deki laik yapıya yönelik olarak yoğun bir küresel saldırının gerçekleştirilmekte olduğunu ortaya koyuyor." iddiasını ileri sürüyor.
İran gibi, Suudi Arabistan gibi İslâm ülkelerinden değil, doğrudan Batı'dan, ABD ve AB'den Türkiye'nin laik düzenine yönelik bir saldırı. Saldırı laik düzene yönelik olduğuna göre, ABD ve AB Türkiye'de dinî esaslara dayalı bir devlet düzeni peşinde olmalı. Peki ama neden? ABD ve AB aklını peynir ekmekle mi yedi ki, Türkiye'de böyle bir şeyin peşinde olsun.

Akıl ve mantık sınırlarının dışında, siyasî rekabetin dışında belki sadece psikoloji ilminin yardımıyla açıklanabilecek bir paranoya hali. Türkiye'nin birlik ve bütünlüğünü AB'ye karşı korumanın, kendi içinde mantık kırıntıları var. Ama laik düzeni, AB'nin tasallutundan korumak için ne yapmak lâzım? Laik düzeni AB'ye karşı kanımızın son damlasına kadar savunmak, çarelerden biri olabilir. Belki bize daha çok yakışanı, daha önce Viyana kapılarına kadar ilerlemiş necip milletimizin Avrupa Birliği'nin bütün kurumlarına yönelik genel bir laikleştirme seferberliği ilan etmesi.

Ortada akla zarar bir saçmalık var. Maalesef kalkıp da "biraz mantıklı olalım" ikâzı yerine, bu saçmalığı sırtımızda ağır bir yük halinde taşımak zorundayız. Aslında "küresel saldırı" iddiası, saldırıya uğrayan şeyin laiklikten başka bir şey olduğunu da gösteriyor. Cumhuriyet gazetesindeki manşetlik haberin devamı da, durumu açıklıyor. Türkiye'de mevcut iktidar yüzünden bir "dine kayma" hızla devam ediyor ve "Ortaya çıkan tablo, Türkiye'nin Cumhuriyet devrimleri ile elde ettiği kazanımların küresel güçler tarafından aşındırılmak istendiğini de gösteriyor." Şayet varsa -o da tartışmalı- "dine kayma"yı laikliğe aykırı bir durum olarak açıklarken, bu durumun laiklikle ilgisini kuracak bir mantığı kurabilmek ve küresel tehdidi bu muhakemeye dayandırmak gerekmez mi?

Türkiye'nin yaşadığı bir "laiklik krizi" değil. Türkiye bir kriz yaşıyor ve krizi çıkartanlar, alışkanlıkları yüzünden bu krizi "laiklik"le formüle ediyor. Türkiye bu krizden güçlenerek, kurumlarını ve prensiplerini yenileyerek ve canlandırarak çıkacak. Belki en önemlisi, laiklik prensibi artık aklın taşıyamadığı bu yüklerden ve saçmalıklardan kurtularak, hüküm sürdüğü alanda itibarlı ve sağlam yerine taşınacak. Barroso'nun söylediği hepimizin bilmesi gereken basit bir söze verilen tepki, bu çözülmenin de işareti. Laikliğin dinler karşısında bir din olduğuna inananlar, Barroso'nun "laikliğin din karşıtlığı olmadığı" sözünden "küresel saldırı" sonucu çıkartıyorlar.

Abdülhamit Bilici'nin dünkü yazısında kaydettiği bir Fransız'ın bizdeki laikliğe dair yorumu, yaşadığımız sıkıntıyı özetliyor. Fransız: "Sizinki 19. yüzyıl laikliği" diyor. "Aklın ve bilimin egemenliği"nden dem vuranların gericiliği işte böyle bir şey. Belki daha önemlisi, yine Bilici'nin altını çizdiği bir Fransız araştırmacıya ait hüküm: Luizard, Türk laikliğinin Fransız modeline değil, Fransa'nın sömürgesi Cezayir'de uyguladığı sömürge tipi laikliğe benzediğini söylüyor. Karşımızda duran ve üzerimize heyula gibi çöken şey, "müstemleke laikliği."

Dünyaya karşı ezik, üçüncü sınıf ve geri bir entelektüel dünyaya sahip, dünyayı ancak bu geri konumlarına uygun, üçüncü dünya tanımlamalarına uygun algılayan, buna uygun Soğuk Savaş ideolojilerine müracaat eden, dünya siyasetini 1960'ların emperyalizm teorileri ile açıklayan bir düşünce merkezi. Bir tek içi boşalmış bir iddianın sahibiler: Kendilerini geri bir toplumun seçkinleri zannediyorlar. Fark edemedikleri tek şey ise, toplumun fersah fersah ileri gitmiş olması.

Tabirleri yerli yerine yerleştirelim. "Cumhuriyet kazanımları" diye karşımıza çıkan şey, Cumhuriyet'in kazandırdıkları değil, bunların ayrıcalıkları. Küresel tehdit karşısında olan şey de "laiklik" değil, bunların dar, sınırlı, geri, totaliter dünyaları.

Prof.Dr.Mümtazer TÜRKÖNE
13 Nisan 2008, Pazar
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04-14-2008, 12:47 AM   #27
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.539
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Seçme Yazılar

Hayali cihan değer

Başkaları ne düşünürse düşünsün, bana göre bizim dünyamız, büyülü iklimi, oturduğu zemini, dağı-deresi, bağı-bahçesi, ovası-obası, mamureleri ve meralarıyla, o kadar şirin, o kadar sıcak, o kadar yumuşak ve o kadar sihirlidir ki, onun özüne nüfuz edenler ona âşık olur ve bir daha da ondan ayrılmayı düşünmezler.

Şahsen ben ona mensubiyetimi bir imtiyaz, bir bahtiyarlık saydım ve içinde iken hep onunla serinledim, uzakta bulunduğum dönemlerde de onun hayalimdeki renkli resimleriyle müteselli oldum. Benim nazarımda bu dünya, güzel insanları, sımsıcak tabiatı ve coğrafî konumu itibarıyla cennetlere uzanan koridordan farksızdır. Zaten altın çağları itibarıyla o, Firdevslerin bir izdüşümü şeklinde algılanır ve bütün cihanlara denk tutulurdu. O zamanlar Çin'den-Maçin'den seyyahlar gelir, onun o nefislerden nefis havasını yudumlar, atmosferindeki ledünnîliği duyar, moral bulur ve ayrılırken de gönüllerini bir kere daha gelme vaadiyle teselli ederlerdi.

O zamanlar bu dünyanın insanları, şimdikinden daha çok eşya ve hâdiselerle içli-dışlı, varlıkla sarmaş-dolaş, tabiatla da cankardeş gibiydiler. Evlerinin, yurtlarının-yuvalarının, köylerinin-kasabalarının dört bir yanı tabiata açık, iklimleri her zaman ferahfezâ ve çevreleri de bir tabiat meşherinden farksızdı. O ev, o köy, o kasaba ve o şehirdeki insanlar o semavî ufukları, o pırıl pırıl duyguları ve maverâî ruhlarıyla içinde yaşadıkları bu dünyayı o kadar Cennet'e yakın görürlerdi ki, bir adım daha atsalar kendilerini onun içinde bulacak sanırlardı. Bundan dolayıydı ki onlar, mezarlarını o bir adımlık yolda önemli bir konak sayar ve ahiretin ilk menzili kabul ettikleri kabristanları ufuklarının renk ve deseniyle süsler, aklın zahirî nazarında ürpertici görünen o saha-yı müthişi sevimli bir tenezzühgâha çevirirlerdi.

Biz, biz olduğumuz dönemde, evler, caddeler ve sokakların, o evlerde oturanlara, o cadde ve sokaklarda dolaşanlara öyle sıcak bir bakışları ve öyle anlamlı bir tavırları vardı ki, onlara kendi ruh ufkundan bakanlar, onların bize ait bazı şeyler mırıldandıklarını duyar gibi olurlardı. Bu dünyada hemen herkes, kendi gönlünden yükselen veya inançları, hülyaları, şuuraltı müktesebatından süzülüp gelen bir mûsıkî ile kendinden geçer, her zaman farklı bir mânâ meltemiyle heyecanlanır ve değişik bir neş'e ve sevinçle köpürürdü. Gerçi o zamanlar da hüzne, kedere sebebiyet verecek bazı olumsuzluklar söz konusuydu ama, bu durum fazla uzun sürmez ve hemen arkadan bu müstesna dünyanın o enfes tabiatı, kendine has rengi, deseni ve her zaman büyüleyen zâtî keyfiyetiyle bütün tozun-dumanın önüne geçer, vicdanlara bir kere daha kendini hissettirir ve en ifritten hazanları pırıl pırıl baharlara çevirirdi. Bu itibarla da günlerimiz, gecelerimiz her zaman sımsıcak ve mavimtrak, aylarımız, yıllarımız da hep apaktı...

O zamanlar hayat bizim için yepyeni bir güzellikle başlar, çevremizde her şey bahar naraları atmaya durur, meltemler Yusuf Nebi'nin gömleğinden kokular getirir, ırmaklar Eyyub Nebi'nin hayat havzıyla çağlardı.. ve bu dünyada âdeta bir ukbâ neşvesi yaşanırdı. Gündüzler ışığını güneşten, gönüller de ziyasını gökler ötesinden alırdı. Gönül gözleri, günebakan çiçekler gibi hep onu kollar, ruhlar günün eşref saatleri sayılan namaz vakitlerine kurulu yaşar ve sineler hep onun aşk u heyecanıyla çarpardı. Böylece günün her parçası farklı bir şehrâyin ve bir şölen gibi duyulur; her hafta, her ay, her sene bu millete aidiyeti cihetiyle farklı bir renklilik içinde gelir geçer; geliş geçişleriyle o tali'li insanların başlarını okşar ve onlara her mevsim kim bilir kaç kere Cennet koridorlarında yürüdüklerini hatırlatırdı. Bu bahtiyarlar dünyasında her sabah âdeta bir "ba'sü ba'de'l-mevt" yaşanır, her öğlen, ayrı bir sıcaklıkla başlar üzerinde kendini hissettirir, her ikindi, bir meltem serinliğiyle dört bir yanı sarar, her akşam, bir sükût mûsıkîsi gibi gönüllerin derinliğinde duyulur ve bütün bir gün ötelere açık pencereleriyle herkese bir temâşâ zevki sunardı; sunardı da bu derinlik ve bu renklilik bir mânâda herkesi büyüler ve en katı kalbleri dahi ipekler gibi yumuşatırdı. O günkü nesillerin her zaman pırıl pırıldı kalbleri, sımsıcaktı atmosferleri.. ve her tarafta sağlam bir güven ve huzur nümâyândı. Şimdilerde çokça şahit olduğumuz eşkıyalık, çetecilik, anarşi, zorbalık, derin devlet ve fâili meçhul.. gibi konular hiç mi hiç bilinmezdi. Bilinmezdi, zira o zamanlar her yanda nizam, âhenk, hakkâniyet, adalet ve merhamet hâkimdi...

Hırs, haset, haksız kazanç, ihtikâr, rüşvet, iltimas, dolandırma, kandırma, hortumlama.. türü hususların bazıları hiç bilinmez, bazıları da sadece sözlüklerde görülürdü. Zira o günün tali'li insanları fevkalâde kanaatkâr, haramdan uzak, helale kilitlenmiş ve hep hak duygusuyla oturup kalkarlardı... Az görülürdü onlarda düşmanlık duygusu, cinayet ve intikam hissi, fitne ve fesat organizesi ve hükmetme sevdası; zira onlar, ciddî bir diyalog gayreti, bir hoşgörü felsefesi, bir sevgi ahlâkı ve bir şefkat anlayışına kurulu idiler. O günkü insanlar baskıcı idareyi kadîm tarihten kalmış bir tiranlık gibi görür; despotizmayı, firavunluk şeklinde algılar ve lanetle yâd eder; başkalarını damgalama veya fişlemeyi, alçakların işi sayar ve ömürlerini tevazu, mahviyet ve îsâr ruhuna bağlı sürdürür; her zaman fütüvvet ruhuyla gürler, fedakârlık ve samimiyetle soluklanırlardı. O aydınlık dönemde, içki, kumar, uyuşturucu ve kaçakçılık kat'iyen günümüzde olduğu kadar yaygın değildi. Sokak çocuğu, tiner, bali vesâir çağın problemlerini sözlüklerde bile göremezdiniz. Zira o gün her yanda kalb, ruh, akıl insanları, düşünen dimağlar, samimi gönüller, ülke ve millet için ihlâsla çarpan yürekler vardı.

Bu prototip insanların yaşadığı atmosferde ne yukarıda sayılan türden levsiyat olabilirdi ne de fısk u fücur, fuhuş, hayâsızlık ve bohemlik gibi insanı insanlığından utandıran inhiraflar. Her şeyden evvel, ismet, iffet, fazilet, ilâhî ahlâk ve hesap duygusu o bahtiyarların en mümeyyiz vasfı ve en tabiî halleriydi. Onlar, çizgileri belli, yol haritaları düzgün ve insanî derinlikleriyle de böyle bir şehrahta yürümeye hazır idiler. Doğru yaşadı, doğru yürüdü ve arkadan gelenlere yâd-ı cemîl oldular. Bilmem ki biz o yolun neresindeyiz?

(Sızıntı Dergisi'nin 2008 nisan sayısı başyazısıdır.)


M.FETHULLAH GÜLEN

Konu Nurettin Önalan tarafından (04-14-2008 Saat 12:55 AM ) değiştirilmiştir..
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04-20-2008, 07:24 PM   #28
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.539
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Seçme Yazılar

Venizelos'u dahi affettik ama Vahdettin hâlâ hain

Devrin İktisat Vekili, yani Ekonomi Bakanı Mahmut Esat [Bozkurt] Bey, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 30 Kasım 1922 günkü oturumunda yaptığı konuşmada Yunan işgalinin faturasını sıcağı sıcağına şöyle değerlendiriyordu: "Kurtulan Anadolu vilayetlerimizde iki aya yakın devam eden seyahatimde...

Eskişehir, Afyonkarahisar, Manisa, İzmir ve Aydın livaları da dahil olmak üzere dün daha mes'ut ve bahtiyar olan bu memleketlerimizde şimdi bir yangın harabesinden, bir alay yetimlerden, dullardan, çocuklarının nerede gömülüp kaldığını bilmeyen ak başlı ihtiyarlardan başka kimseye tesadüf edemedim. Bütün köylerimiz, en güzel şehirlerimiz düşman elinde yanmış, yakılmış, bir enkaz yığını haline getirilmiştir. Dün en güzel yerlerde oturan kardeşlerimiz, bugün izbelerde sürünüyorlar. Milyonlar ve milyonlara baliğ olan bu zararları memurlarımız tespit etmektedirler. Zarar yalnız maddi değildir. Manevî zarar da büyüktür."

Peki burada sözü edilen zararları kim vermiştir? Sel, deprem gibi bir tabii afetten mi bahsediyor yoksa sayın bakanımız? Neden failini özellikle meçhul bırakıyor, birilerini suçlamıyor? Herkes bildiği için olabilir mi?

Öyle ya, o zaman cümle âlem biliyordu bu maddî ve manevî felaketlerin kimin eseri olduğunu. Yunanlıların işgal ettikleri Anadolu köy, kasaba ve şehirlerini yakıp yıktıklarını, kadın ve kızlara tecavüz ettiklerini, erkekleri toplayıp kurşuna dizdiklerini herkes biliyordu. Hatta Kemalettin Sami Paşa'nın kuvvetleri Manisa'ya girerken, kaçtıkları dağlardan çıplak vaziyette genç kızlar ve kadınlar koşarak askerlerin önüne çıkıyorlar, bizi kurtarın diye ağlıyorlardı. Herhalde o günlerin havasını en iyi yansıtan yayınlardan birisi Halide Edip, Falih Rıfkı, Asım Us gibi yazarların kalemlerinden çıkma "İzmir'den Bursa'ya" başlıklı derlemedir.

Peki bu Yunanlılar neden çıkmışlardı İzmir'e? Malum, İngilizlerin desteğiyle ve Anadolu ile Yunanistan'ı birleştirmek iddiasıyla. Yani "Megali İdea"... Amaç, Büyük Yunanistan'ı kurmaktı.
Gündem Sayfası
20.04.2008-Pazar/Zaman
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04-20-2008, 07:46 PM   #29
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.539
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Seçme Yazılar

Geçen yıldı zannedersem OsmanoğullarI Ailesi'nden birisi ile başbakan Amerika'da görüşmek istamişti.Yine ver yansın edilmişti.Aman ne akil insanlarımız varda...ne akil,ne akil.
Tam o sonradan bulma görgüsüzleri andıran bir anlayış.Acaba diyorum,neden bir İngiliz,
bir Fransız,bir Amerika'lı gelipte Türkiye'mize sığınmaz.Ben ülkemin baskıcılığından bunaldım,
Düşüncelerimi Amerikada yaymaktan korkuyorum,Türkiye bir özgürlükler ülkesi diye duydum
bende sizlere sığınıyorum.Bakın onların tarihindede krallıklar var.İç çekişmeler hat safhada olmuş.Ama nedense hiç onlarda rejim aleyhtarı diye birşey duymadım.Rejim aleyhtarlığı sözü daha çok totaliter,baskıcı ülkelerde revaçta.
Yani düşünüyorum acaba Osman Oğulları bu ülkede olsa cumhuriyet mi yıkılır?Hayır asla.
Bu bizim ne kadar medeniyet sahibi,güçlü bir millet olduğumuzun göstergesi olur.
Şimdi ben Yunanlılarla dostluk ilişkileri kurulmasına sonuna kadar taraftar olurum.Barıştan fayda gelir.Yukarıdaki yazıdada tuhafıma giden bizim dünyayı birbirimize dar eden, ufkumuzu daraltan yanlışlıklarımızdan bir tanesini dile getirmiş olmasıdır.
Boş yere geçmişimizlede kavgalı olmayacağız.Geçmişe körü körüne bağlanma tutuculuğundada olmamalıyız.Kendi kendimizle barışık,dünya ilede barış adalet eksenli ilişkiler kurmalıyız.Sonuçta her şey çok güzel olur diye düşünüyorum.
Nurettin Önalan
20.04.2008-Pazar
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04-27-2008, 01:13 PM   #30
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.539
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Seçme Yazılar

'Kutlu Doğum Haftası', Derbi ve Hakan Şükür'ün Başına Gelenler

Türkiye'de laikçiliğin bir 'mahalle baskısı'na dönüştüğünün apaçık örneklerini görüp yaşamaya devam ediyoruz. Yakında (ne yakındası? Şimdi!), kamusal alanda bir bardak su içip yüksek sesle 'elhamdülillah!' diyenleri de, laikliğe aykırı davrandığı için kovuşturmaya başlayacağımızdan korkuyorum. Benim genellikle korktuklarım başıma gelir.
Gene de, nemelazım, en azından, su içtikten sonra, 'elhamdülillah' demeden önce, sağa sola bakılmasını tavsiye ederim. Ola ki, birilerinin kulağına gidebilir...

Parkta, pusetinde bebeğiyle dolaşırken rastladığınız bir arkadaşınıza, bebeği göstererek 'maşallah, ne kadar da büyümüş!' dememenizi öneririm;- depremden söz edildiğinde, 'hafazanallah' dememenizi de! Hafazanallah, başınıza kötü şeyler gelebilir, aman dikkatli olun, yerin kulağı vardır...

Şaka bir yana, başınıza gerçekten kötü şeyler gelebilir, evet, Hakan Şükür'ün başına gelenler gibi! Galatasaray-Fenerbahçe derbisinden önce verdiği bir demeçten ötürü, biçare çocuğa demediklerini komadılar. Hakan, 'Milliyet' gazetesinin haberine göre (aynen aktarıyorum) 'Hz. Muhammed'in doğumunun kutlandığı Kutlu Doğum Haftası'na denk gelen derbi maçında herkesin bu haftaya yakışır bir tutum içinde olması gerektiğini belirt[miş]' ve şunları söylemiş:

'Futbolda alınan sonuçlar, kimilerine göre önemli, kimilerine göre hayati önem taşıyabilir. Fakat biz, öyle güzel bir haftanın içinde bulunuyoruz ki, bunun kıymetini bilmek durumundayız. 'Kutlu Doğum Haftası' içindeyiz ve ona layık olmalıyız.'

Milliyet'in haberine göre Hakan Şükür, 'Kutlu Doğum Haftası' nedeniyle, taraftarların Ali Sami Yen Stadı'na, dikkat edilsin, 'stada bıçakla ve satırlarla değil, güllerle gelmesi'ni önermiş...

Hiç şüphesiz, Hakan'ın bu sözlerinin övgüyle, takdirle karşılanması gerekir. Övgüyle, takdirle evet, Hakan, Peygamberimizin 'Kutlu Doğum'u nedeniyle, bir barış ve kardeşlik duygusunun hakim olmasını ve bu vesile-i hasene ile, taraftarların stada güllerle gelmesini istiyor! Ne var bunda?

Türkiye'de her şeyin nasıl tepe taklak edildiğini gösteren tipik bir örnek Hakan Şükür olayı. Ona, kalpten teşekkür edeceğimiz yerde, bakın, neleri reva görüyoruz!

Eski yöneticilerden Fatih Altaylı, Divan Kurulu Başkanı İrfan Aktar'a bir yazı göndermiş ve Hakan Şükür hakkında soruşturma istemiş. Sebep, 'Hakan Şükür'ün bir derbiyi Kutlu Doğum Haftası olarak bazı kesimler tarafından kutlanan bir hafta ile bağdaştırması'! Altaylı'ya göre 'bu, son derece manidar'mış!

Altaylı'ya sormak gerekir. Neresi 'manidar' bunun? Hakan, taraftarlara 'bıçakla, satırla gelmeyin, stada güllerle gelin!' diyor. Bu mu 'son derece manidar'? Yoksa, 'manidar' olan, 'Kutlu Doğum Haftası'nın 'bazı kesimler tarafından' kutlanması mı? Hangi 'bazı kesimler' bunlar? Fatih Altaylı'nın, 'Kutlu Doğum Haftası'nın bizzat Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından resmen kutlandığından haberi yok galiba...

Hakan Şükür, çocuklarımızı 'Peygamberimizin hoşgörüsü etrafında hayata hazırlamalı'yız, diyor. Din Kültürü ve Ahlak derslerinde de öğretilen budur. Allah aşkına, Laikliğe aykırı olan ne var bunda?

Ne isteniyor, anlamıyorum. Laikliği, her vesile ile Din'e karşı bir olumsuzlayıcı yaklaşım olarak kullanmaktan ne murad ediliyor? Çok tehlikeli oyunlardır bunlar!

Şu olup bitenler karşısında 'fesüphanallah!' demek geçiyor içimden ama, demeyeceğim. Nemelazım, bir Galatasaraylı olarak Fatih kardeşimin bunu da 'son derece manidar' bulup hiddetine maruz kalmaktan korkarım...

Prof.Dr.Hilmi Yavuz
27 Nisan 2008, Pazar/Zaman
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Kapalı

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Seçme Şiirler Nurettin Önalan Şiir 12 12-22-2008 09:25 PM
Matematikçilerin Arabalarının Arkasındaki Yazılar semih Benim Fikrim Geldi 0 06-16-2007 01:44 AM


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 01:12 AM .

Valid XHTML 1.0 Transitional Powered by vBulletin® Version 3.7.2
Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.2.0 ©2008, Crawlability, Inc. Style designer by Grafikeditör
Sitemizdeki Materyallerin Kaynak Belirtilmeden Başka Sitelerde Yayınlanması Yasaktır.
Sitemiz En İyi Internet Explorer 7, En Hızlı Mozilla Firefox +2.0 ve 1024x768 Ekran Çözünürlüğünden Görüntülenebilir.

İletişim - Kağızman Forumları, Kağızman, Kars - Arşiv - Yukarı git