| |
12-05-2007, 12:32 AM
|
#1 | | Süper Moderator
Üyelik tarihi: Jul 2007 Nerden: İzmir/Karşıyaka Yaş: 39
Mesajlar: 1.500
Tecrübe Puanı: 3  | Seçme Yazılar [HAKİMLERİN ZİHNİYET DÜNYASINA GİRİŞ / 1] Devletin çıkarı mı, adaletin gereği mi?
Türkiye'de yargıçların dünyası, içine kapalı bir dünya olarak görülmüş, kamuoyu tarafından bilinmeyen bir çerçevededir. Yaklaşık son on yıldır, yargı-siyaset-insan hakları çevresinde yaşanan tartışmalar, bir bütün olarak varsayılabilirmiş gibi "yargı" öznesi etrafında, ama ayrıntılarına girmeden sürdürülmüştür.
"Yargı" dediğimiz yapının tek tek insan-yargıç'lardan oluştuğu, yargılama faaliyetinin tamamen insani unsurlar taşıdığı gözden uzak tutulmuştur. Bir önceki gün TESEV tarafından kamuoyuna açıklanan bir çalışma, yargıçların dünyasını aralamak bakımından önemli bir adım olarak değerlendirilmelidir.
Yargıçlar kararlarıyla siyasi ve sosyal hayatın tam ortasındadırlar. Uzağa gitmeden, bugünlerde süren milletvekili dokunulmazlığının daraltılması tartışmalarının bile doğrudan yargıyla çok açık bir ilişkisi bulunmaktadır. Dokunulmazlığın daraltılması, yargının siyasete ve siyasetçiye müdahale alanını genişletecektir. Bu bakımdan yasama ve yargı erkleri arasında kurulacak denge ile yakından alakalıdır. Öte yandan, aynı konuda sürdürülen tartışma başlıkları içinde siyasetçinin yargıya güvenip güvenmediği sorgulanmaktadır. Biraz daha geriye gittiğimizde, cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde yüksek yargı ile Meclis arasında yaşanan sorunlar da göstermektedir ki Türkiye'de yargıçlar ve topyekün yargı daima gündemin ortasındadır. Ancak, buna rağmen, yargıçların dünyası kamuoyunun bilgisi dışında kalmıştır.
TESEV tarafından yürütülen geniş bir çalışmanın ilk aşaması olarak kamuoyuna sunulan çalışma, dört ilde toplam 51 hakim ve savcı ile "derinlemesine mülakat" yapılmak suretiyle hazırlanmıştır. Gerçekten de 74 sorudan oluşturulan bir çerçeve içinde, görüşmeyi kabul eden hakim ve savcılarla en kısası bir saat, en uzunu beş buçuk saat süren görüşmeler yapılmıştır. Yargıçların algı ve zihniyet dünyasına girmeyi hedefleyen, "Yargıda Algı ve Zihniyet Kalıpları" başlıklı çalışmada soruların genel çerçevesi, "devletin çıkarları mı adaletin gerekleri mi", "demokrasi mi güvenlik mi", "devlete karşı suçlar devlet görevlilerinin suçları", "faillerin kimliği", "düşünce özgürlüğü" ve "AB süreci" gibi temel başlıklar etrafında toplanmaktadır.
Yargıçların zihniyet dünyasına bir kapı aralama amacı taşıyan bu çalışmanın benzerleri oldukça azdır. "Siyaset ve Anayasa Mahkemesi" başlıklı eserinde Artun Ünsal, yüksek mahkeme yargıçları üzerinde benzeri, ayrıntılı bir çalışmayı yürütmüş ve yayımlamıştır. Oldukça eski tarihli (1980'de basılmış) bu çalışmadan başka daha dar kapsamlı birkaç çalışma dışında "yargı sosyolojisi" üzerine eserlere rastlanmamaktadır. Bu sebeple, sadece kamuoyu tarafından değil, bilim camiası tarafından da üstü örtülü bir alandır yargı dünyası. TESEV çalışması, Prof. Dr. Mithat Sancar'ın derinlikli yaklaşımlarıyla çok önemli bir adım olarak değerlendirilmelidir. Birinci derece mahkemeler esas alınarak yapılan bu çalışmanın benzerleri yüksek mahkemeler üzerinde de gerçekleştirilmelidir. Yüksek mahkeme yargıçlarının diğerlerinden oldukça farklı bir zihniyet dünyasına sahip olduğu ve farklı bir "sınıf" oluşturduğu kanaatindeyiz. Yargının tarafsızlığının ve bağımsızlığının sağlanabilmesi, hukuki düzenlemelerle değil, yargıçların zihniyet dünyasının bilinmesi, çözümlenmesi ve tartışılmasıyla gerçekleştirilebilecektir.
Yargıç ve tarafsızlık
TESEV çalışmasında da belirtildiği gibi, yargının tarafsızlığı ve bunun zeminlerinden olan bağımsızlık meselesi, öncelikle, yargıcı bir yargılama "otomat"ı olarak değerlendirmediğimiz zaman gerçekten tartışılabilecektir. Yargıcın dünya görüşü, önyargıları, siyasi tercihleri, kişisel tutumları, yargılama konusu olayı kavramasında olduğu kadar, hukuk kurallarının yorumlanmasında da, nihayetinde vermiş olduğu kararlarda da etkili olmaktadır. Bu bir vakıadır; inkar edilmesi sadece yok sayılması anlamına gelecek, onu ortadan kaldırmayacaktır. Özellikle, yargı kararlarının siyasiliği tartışılırken, siyasiliği sadece yasama veya yürütme organına ya da sadece siyasi parti faaliyetlerine münhasır sayan bir anlayış bu vakıanın üstünü örtmeye çalışmaktadır. Yargıçların da bir dünya görüşü, siyasi eğilimi ve tutumu vardır. Burada sorun olan bu vakıanın kendisi değildir; bu görüş ve tutumların yargı kararları üzerinde etki oluşturması noktasındadır. Yargıçlık mesleğinde, ilk bakışta sanılanın aksine, hukuk bilgisinin derinliği en önemli nitelik değildir. Yargıçları diğer hukukçulardan farklı kılan kriter bu olamaz. İnsanlık tarihinin bilinen dönemlerinden bu yana, yargıçlık mesleği hukuk bilgisinden çok, şahsiyete dair niteliklerle, güvenilirlik, adaletli ve dengeli kişilik özellikleri ile ön plana çıkmaktadır. İlk yargıçlar (hakimler), hakemlerdir. Halen çeşitli şekillerde varlığını sürdüren "hakem"lik kurumu, insanlar arasındaki ihtilafların çözümü için ortaya çıkan ilk kurumdur. İnsanlar, anlaşmazlıklarını hukuk bilgisine güvendikleri kişilere değil, ahlakına, anlayışına, tarafsızlığına ve adalet hissine güvendikleri kişilere götürmüşlerdir.
Hukuk kuralları, bugün olduğu gibi eskiden de yazılı metinler halinde elimizde bulunmakta ya da bu kuralları bilen kişilere başvurularak öğrenilmektedir. Bugün de pek çok konuda yargıçlar, "hukuki mütalaa" almak üzere hukuk âlimlerine başvurmakta, en azından, Yargıtay ve Danıştay kararlarında da sıkça rastlandığı üzere, hukuk âlimlerinin eserlerinden istifade ederek karar vermektedirler. Bir başka şekilde ifade edecek olursak, yargıcın hukuk bilgisindeki eksiklik, gerçek anlamda bir eksiklik değildir; kolayca telafi edilebilecek bir eksikliktir. Bütün hukuk kurumlarının, hukuk kurallarının, usullerin nihai amacı, varmak istediği hedef, adaletin gerçekleştirilmesidir. Adaletin gerçekleştirilmesi için bütün hukuk ilmi bir araç olarak vücuda getirilmiştir. Hukukun bazı temel kuralları vardır ki, bunlar adaletin somut bir şekilde görünümünden ibarettir. Bu anlamda, hukuk kurallarını bütünüyle bir basit araç kabilinden algılıyor değiliz. Ama bu kuralların dahi uyuşmazlıklara uygulanması sırasında, adalet hedefini daima göz önünde tutmak zaruretiyle karşı karşıyayız. Şu halde, hukuk bilgisi, yargıcın araçlarından sadece biridir; onu başka yerden de alıp kullanabilir.
Burada, bir tarihî birikimin hasılası olan Mecelle'deki "hâkim" tarifini zikretmek gerekir. Mecelle'de üç madde, yargıcın niteliklerini saymaktadır. "Hâkimin evsafı beyanındadır" başlığını taşıyan "fasıl"ın, ilk maddesinde (1792. madde) yargıcın temel nitelikleri belirtilmektedir. Buna göre, yargıç (hâkim), "hakîm, fehîm, müstekîm ve emîn, mekîn, metîn olmalıdır." Hakîm, akıllı ve adaletli; fehîm, anlayış sahibi, özellikle insanlar arası ilişkilere vâkıf; müstekîm, doğru sözlü olan, hilekar olmayan, ahlaki zaafı bulunmayan; emîn, hıyanetten uzak, güvenilen, itimat edilen; mekîn, şeref sahibi ve asaletli olan, "esafil-i nastan bulunmayan; metîn, etki altında kalmayan, ciddi ve sabırlı olan kişi demektir. Bir sonraki maddede (1793. madde) ise hukuk bilgisi ile bu bilgiyi karşısına gelen uyuşmazlıklara tatbik kabiliyeti ifade olunmaktadır: "Hâkim, mesâil-i fıkhiyyeye ve usul-i muhakemeye vâkıf ve deavi-yi vâkıayı anlara tatbikan fasl ve hasma muktedir olmalıdır." Ayrıca, faslın sonuncu maddesinde (1794. madde), yargıcın "temyiz-i tamme muktedir olması" aranmaktadır. Temyiz-i tam, ayırt etme kabiliyetinde bir eksiklik olmaması demektir. Doğruyu yanlıştan, faydalıyı zararlıdan, alakalıyı alakasızdan ayırabilme yeteneğidir bu.
Ülkemizde yargı ile ilgili sorunların temelinde insan unsuru yatmaktadır. Yargıçların ana sorununu "yetersiz maaş" olarak gören zihniyetin esasen yargıçlık yapma hakkı olmamalıdır. Bu zihniyetle, yargı mesleği bir sıradan "memuriyet"e dönüştürülmüş, "inşaat ruhsatı" talebi için oluşturulan dosya ile dava dosyası yaklaşım bakımından aynı mahiyette kabul edilir hale gelmiştir. Her davanın, tarafları bakımından ifade ettiği anlam ve çok küçük bir maddi değeri olsa da nihayetinde adaletin gerçekleştirilmesine konu teşkil ettiği için sahip olduğu bizatihi değer göz ardı edilmektedir. "Üst düzey adliye memuru" anlayışıyla adalet gerçekleştirilemez. Asıl sorunun hukukun algılanışında ve adalet idealinin kaybedilmiş olmasında yattığı unutulmamalıdır. Bağımsızlık, yargıcın zihniyet dünyasından yeşerecektir.
TESEV çalışması, her şeyden önce, yargıcın da bir insan olduğunu, her insan gibi kendilerine mahsus dünyalarının bulunduğunu, yaptıkları faaliyette (yargılamada) kişisel dünyalarının da bir faktör olarak mevcut olduğunu ortaya koymaktadır; yargıyı "insani"leştirmektedir. Yargı kararlarının "pozitif hukukun otomatik sonuçları" olmadığını göstermektedir. Böyle bir bilgi, yargıya olan saygıyı ve güveni azaltmayacağı gibi, yargı hakkındaki değerlendirmeleri makul bir zemine taşıyacaktır.
MARMARA ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ
DOÇ. DR. MUSTAFA ŞENTOP
30 Kasım 2007, Cuma -Zaman |
| |
12-05-2007, 12:39 AM
|
#2 | | Süper Moderator
Üyelik tarihi: Jul 2007 Nerden: İzmir/Karşıyaka Yaş: 39
Mesajlar: 1.500
Tecrübe Puanı: 3  | Türbanlıların sayısı
Tarhan Erdem'in araştırmasını Milliyet sürmanşetten "Türbanlıların sayısı dörde katlandı" başlığıyla duyuruyor. Öküzün altında buzağı arayanlar için bu başlık ayağa fırlamak için yeterli.
28 Şubat'ın BÇG'cileri böyle bir başlık görselerdi, o dakika kupürü özenle kesip brifing slaytları arasında ilk sıraya koyarlardı. Ama başlıktan habere geçenler için başka ayrıntılar ve detaylarda çelişkili bilgiler var. Dört yılda başını örtenlerin oranı % 64,2'den, % 5,2 artarak sadece % 69,4'e çıkmış. 13 milyon olan başını örten yetişkin hanım sayısı dört yıl içinde 14 milyona çıkmış. Araştırmanın hata payı, nüfus artışı ve Türkiye'deki sosyalleşme trendleri dikkate alındığında değişen pek bir şey olmadığı anlaşılıyor. Ama nasıl oluyor da türbanlı sayısı dörde katlanıyor? Tarhan Erdem, araştırmayı tanıttığı takdim yazısının hemen başında bu bulgu için, "Bu dikkat çekici ve hızlı artışın nedeni bu araştırmada belirgin değildir." diyerek başlığın anlamsızlığına işaret ediyor.
"Başörtüsü yasağı"nın kendisi anlamsız bir saçmalık. Bu yasak insan haysiyetine, medeniyete, özgürlüklere aykırı bir ilkellikle vücut buluyor. Ortadaki anlamsızlığın sebebi de bu sorunu var eden ilkellik. Tarhan Erdem'in açıklayamadığı sürmanşetteki bulgunun anlamsızlığı ise "türban"ı bağımsız bir kategori olarak ele almasından ibaret. Başörtü sorununu icat edip bu sorunu çözümsüz hale getirenlerin ürettiği "türban siyasî simgedir" efsanesi, koskoca araştırmanın takılıp yüzüstü yere kapaklandığı tuzağın da adresi.
Saçmalığı ilk YÖK Başkanı'nın türbana bakışı ile bugünkü YÖK Başkanı arasındaki tezat gösteriyor. Doğramacı, Turgut Özal'ın baskısı ile bir ara formül bulmuş, "türban"ı modern bir başlık olarak tanımlamış, türban ile üniversiteye girişi serbest bırakan bir düzenlemeye öncülük yapmıştı. Teziç ise bugünkü yasağı savunurken, başörtüsüne sözlerinin olmadığını sadece türbana karşı olduklarını söylüyor.
Hangi örtü türbandır, hangisi değildir? "Türban" kelimesinin Fransızcadan, Fransızların da bu kelimeyi Farsça "tülbent"ten aldıklarını, bu başlığın daha çok erkekler tarafından kullanıldığını hatırlatmanın bu sorunun cevabına sağlayacağı bir katkı yok. Yaşayan en büyük fıkıh alimi olan Hayreddin Karaman Hoca'nın, bu sun'i tasnifleri reddeden hükmünü herkes hatırlar. Ona göre aslolan örtünmedir. İster bir modacının elinden çıkmış bir çizime dayansın, ister sade bir kumaş, eğer örtünme sağlanıyorsa maksat hasıl olmuştur. Dine ve dinin koyduğu emir ve yasaklara dışarıdan bakanların, bu kuralları şekil olarak görmeleri normal. Şekil olarak görünce örtünme yerine örtünün şekline takılıyorlar. Şekle takılanlar da Tarhan Erdem'in açıklayamadığı gelişme gibi, koskoca araştırmayı ve sürmanşete taşınan bulguyu yerle bir ediyor.
Başörtü yasağının bir "iktidar pratiği" olduğunu uzun zamandır söylüyorum. Elinde iktidarı tutan bir seçkin azınlık, ayrıcalıklarını bu sembolik yasaklarla sürdürüyor. Yasak koymak, bir iktidar gücüne sahip olmak demek. Başörtü yasağının devamı, bu seçkin azınlığın hâlâ iktidarda oldukları anlamına geliyor. Bugün başörtü yasağının, kontrolsüz bir keyfi iktidarın kurumlaştığı üniversitelerde devam etmesi bu yüzden tesadüf değil. Gerçek hikâye bir komediden çıkıyor. "Başörtü yasağı"nın yılmaz savunucuları, pastalı-börekli, çeyrek altınlı "gün"lerin müdavimi "modern" hanımlar. Bu "gün"lerin gündemlerini bütünüyle rejim sorunları oluşturuyor. Fazla kilolardan kurtulmak için söz konusu edilen rejim sorunları ile, türbanlı genç kızların yol açtığı rejim sorunları eşit oranlarda dedikodu konusu yapılıyor. Şu bir ironi değil: Başörtülü genç kızların uzun pardösüleri ile rejim sorunlarından uzak incelikte görünmeleri bile, rejim sorunu olan hanımların pasta-börek yerken diğer rejim sorunları ile bağlantı kurmalarına yetiyor. "Modern hayat biçimine karşı bir tehdit" olarak algılanan ve sayıca bol gündelik örneklerden yola çıkarak "başörtüsü"nün değil "türban"ın tehlike oluşturduğu sonucuna ulaşıyorlar. Bu günlerden çıkan hanımlar, elde ettikleri sonuçları eşlerinin önüne bir "rejimi koruma" görevi olarak koyuyorlar. Ve yasak böylelikle devam ediyor.
Tarhan Erdem'in açıklayamadığı, ama Milliyet'in sürmanşete taşıdığı "Türbanlıların sayısı dörde katlandı" haberi, aynı komediye ışık tutuyor. Ama maalesef komediler acı bir trajediye eşlik ediyor. Ve yasağı koyanlar açısından komedi, bu yasak yüzünden zulüm görenler için bir trajedi olan trajikomik bir tablo bir sorun olarak devam ediyor.
Prof.Dr.Mümtazer TÜRKÖNE
04 Aralık 2007, Salı |
| |
12-18-2007, 11:10 PM
|
#3 | | Üye
Üyelik tarihi: Nov 2007
Mesajlar: 62
Tecrübe Puanı: 2  | Ülkemizde 70 yıla yakın bir zamandır uygulanan yanlış ve sığ siyasetlerin neticesi, iktidarlar ve muhalefet olarak insanımızın bunca senelerde emeğiyle yarattığı tüm de3ğerlerinin emperyalistler tarafından sömürülmesi yanlışlarının uygulaycısı olan siyaset madrabazları, bugün ülke yönetiminde yabancıların iç işlerimize karışmalarına ne iktidarlar nede muhalefet bezirganları seslerini çıkaramamaktadırlar. Göz önünde yaşananları halk yüreği yanarak seyrederken onlar ağız dalaşını siyaset yapmak olarak görüyor, İMF, Dünya Bankası gibi kurumların baskılarıyla, çalışanı, emekliyi açlığa mahkum ederken, Atatürkten buyana bir öğretmenin maaşının 28 defa geriye düşüşünü görmezden gelerek, siyaseten özürlü olan iktidar ve muhalefet partilerimiz olmakta olanları türban kavgasıyla örtmeye çalışmaktadırlar. Türban veya baş örtüsü, bunun kavgasının yapılacağı toplumsal anlamda hiçbir yeri yoktur. Nur suresi 31 a. ve Ahzab s. 59 ayeti herkes okusun ve iyi ce anlasın! Diyeceksiniz ki biz din devletiyle mi yönetiliyoruz? Hayır tabi ki Laik demokratik cumhuriyetle yönetiliyoruz. Evet ama yerleşmiş kültürümüzün değerlerini siyaset çorbasına malzeme yapmak kime ne kazandırdı? Eğer Eğer siyasetçilerimiz dışarıdan yönlendirilmiş olmasaydı ne sağcısı ne de solcusu bu gibi değerleri siyaset malzemesi yapmayı ar ederdi. Buyurun sitemizde 24-10-2003 te Ankara da Müdafai Hukuk derneğinin kuruluş platformunda bildiri olarak suduğum ve Bursa Kent gazetesi köşe yazımda 24-05-2007 tarihinde yayınladığım yazımın bir satırında "Türk kültürünün kaidesi din' dir" cümlesini 750 katılımcının huzurunda inançlı bir ifade ile kullandığımı söyleyebilirim. Lütfen sitemizde o yazımı okuyun. Şimdi gelelim esas mesele olan politika cambazlarının yıllardır toplumun vicdanlarını kanattığı türban meselesine. T.C.Kamu alanında kullanamazsınız meselesine. Üniversite kamu alanı imiş, Beyler, Üni.de hizmet alan var, hizmet üreten var bunları birbirinden ayırmak okar mı zordur? Mahkemeler kamu alanı değil mi? Hakime, Savcıya, savunmana cübbe giydirirken, yargılanana ve şahitlere de cübbe mi giydireceksiniz? Doktorla ve diğer görevliler hastahanede beyaz önlük giyerler, hastası hasta bakıcısı da beyaz önlük mü giyecek? Benzerlerini daha çok sayabilirim. Hayır bence bütün bunlar ucuz siyasetin malzemesi ve kendi olamayanların yönlendirilerek icra ettikleri siyasetle ülke insanımızın yönetilmesi talihsizliğidir. Ama bilinmelidir ki ulusları yaşamında bu evreler hem kısa dönemlerdir hemde birer geçici ,fakat ibret alınası dönemlerdir. Çünkü Ttarih ibret alınmazsa tekerrür eder " Saygılar sunarım Demir ALİ POME POME. |
| |
01-06-2008, 11:56 PM
|
#4 | | Süper Moderator
Üyelik tarihi: Jul 2007 Nerden: İzmir/Karşıyaka Yaş: 39
Mesajlar: 1.500
Tecrübe Puanı: 3  | Cevap: Seçme Yazılar Teşekkürler sayın Demir Ali POME.
Yasalar,kanunlar vucuda giydirilmiş elbiseler gibidir.Elbise vucuda göre ayarlanır,vucut elbiseye göre değil.Yasa koyucular yasa koyarken toplumun dilini,dinini,coğrafyasını,tarihini ve bunların bileşkesi olan gerçekleri devamlı göz önünde bulundurmalıdırlar.Yoksa ne ad altında olursa olsun yapılanlar,zulüm olmaktan öteye geçemez.
06.01.2008-Pazar |
| |
01-07-2008, 12:02 AM
|
#5 | | Süper Moderator
Üyelik tarihi: Jul 2007 Nerden: İzmir/Karşıyaka Yaş: 39
Mesajlar: 1.500
Tecrübe Puanı: 3  | Cevap: Seçme Yazılar Hz. Hüseyin: 'Elleri Koku Dağıtan' bir şehid
Muharrem yaklaşıyor... Birkaç gün sonra Kerbela'da 'cennet yiğitlerinin seyyidi olan Hz. Hüseyin'e kıyıldığı hüzün günleri başlayacak. Muharrem, kutlu ayların en kutlusu, hüzünlü günlerin en hazinidir. Ali'nin gözünün nurlarından dördünün cennete uğurlandığı aydır. Kerbela'da şehitlerin şahı Hüseyin dışında Hz. Ali'nin dört evladı daha şehid olmuştur ve üçünün adı şöyledir: Ebubekir, Ömer, Osman...
Muharrem yaklaşıyor...Birkaç gün sonra Kerbela'da 'cennet yiğitlerinin seyyidi olan Hz. Hüseyin'e kıyıldığı hüzün günleri başlayacak. Turgut Uyar'ın Divan'ındaki o dizelerle seslenmenin vaktidir :
"elleri koku dağıtırdı nasıl bir koku / suya gel kana gel bir yeni hasana gel
o öldü çünkü bir gülü tutmuştu bilmeden / sen istersen her gün gel her sene gel
hüseyin de öldü ölür hasan da öldü ölür / ölen ve dirilen o bitmez insana gel"
Muharrem kutlu ayların en kutlusu, hüzünlü günlerin en hazinidir. Ali'nin gözünün nurlarından dördünün cennete uğurlandığı aydır. Kerbela'da şehitlerin şahı Hüseyin dışında Hz. Ali'nin dört evladı daha şehid olmuştur ve üçünün adı şöyledir : Ebubekir, Ömer, Osman. Ali, Allah'ın sonsuz ve mutlak isimlerinden bir isimdir. Manası yüce demektir. Ali, yücedir, Yüceler Yücesi'nden alır yüceliğini. Ali bizim şahımızdır. Şah, sultandır. Ali, velayet sultanıdır. Ali'ye en çok yakışan sıfat veli'dir. Veli, dost demektir, Asıl Dost'a yakın olmaktır. Ali, yücedir, manevi kişiliğiyle semaya yükselmiş, Rahman isminin arşı kuşatan bulutuna girmiş, bir adalet ve merhamet yağmuruna dönüşmüştür. Ali ile Fatıma, dünyanın en yoksul ailesidir. El-Hüseyni'nin dediği gibi, 'fakirlik insanı Allah'a ulaştıran en güzel yoldur' Ali bu yolun şahıdır. 'Allah'ı gördün mü? O görünür mü?' diye sorulduğunda, 'ben görmediğime inanmam' diyen bir sultandır Ali. Bu ihsan düzeyidir. O'nun çağımızdaki büyük varisi Bediüzzaman bunu, 'gayb perdesi açılsa yakinim ziyadeleşmez' şeklinde aktarır.
Hz. Ali, yoksulluğun, adaletin, irfanın ve barışın/esenliğin sultanıdır. Fatıma cemale yürüdükten sonra evlenir ve aynı zamanda Ömer'in kayınpederidir Ali. Bir gün hiç paraları yokken, sadece altı dirhem parası varken ve çocuklarına yemek almaya giderken yolda kavga eden iki insan gördüğü zaman Hz Ali "Niçin kavga ediyorsunuz? Şu âlemde Allah'ı düşüneceğiniz yerde niçin birbirinizle mücadele ediyorsunuz?" diye sorar. Kavga edenlerden biri, diğerinden altı dirhem alacağı olduğunu, vermediğini, söyler. altı Hz Ali son kuruşuna kadar çıkarıp adama verir. Evine geldiğinde eli boştur, 'Cennet kadınlarının seyyidesi', "Ya Ali, hiç mi bir şey almadın?" diye sorunca, "Ama ara düzelttim ya Fatma" der. Hz Fatma'nın yüzünde nurlu bir gülümseme belirir. Memnundur kocasının bu güzel hareketinden. Daha sonra Hasan'la Hüseyin ağlamaya başlarlar, 'açız' diye. Evden çıkar, bu acı manzaraya dayanamaz. Yolda bir adama rastlar. Elinde besili bir deve "Ya Ali bu deveyi sana satmak isterim, ucuza satacağım." "Param yok" der Hz Ali. "Olsun" der adam. "Bu deveyi sana vermeyi çok istiyorum.150 dirhem bu deve. Al sonra ödersin." Alır Hz Ali 150'ye o deveyi. Yolda giderken başka adama rastlar. "Ya Ali" der, "ne güzel bir deve bu. Ben bunu 300'e alayım ne olursun reddetme beni." Hz Ali "ama ben bunu 150'ye aldım" der. "Olsun, ben çok beğendim bunu" Ve 300'e alınca evine pek çok yiyecek getirdikten sonra Peygamber'in huzuruna çıkar. Efendimiz güler, "gel" der, "şu deve hikayesini anlat ya Ali". Anlatınca da der ki: "Sen ki ara düzelttin. Allah Cebrail'i ile sana deveyi sattı. Mikail'i ile de satın aldı. Her kim ki ara yapar, birleştirir, düzeltir, ikilikten insanları kurtarırsa o bendendir ya Ali." İşte böyle bir babanın çocukları ikilik çıkarır mı? Onların ikisinin de bütün hakikatleri sadece birlik ve tevhit içindi.
Cemalnur Sargut hanımefendi, Hz. Ali'nin ve Beyt Ehli'nin bu sırrını, mürşidi Kenan Rıfai'den naklen ne güzel anlatır : Hz İbrahim de Beyt Ehlidir, Hz İsmail, belki de Hz Adem'den başlamış bir şeydir Ehl-i Beyt. Allah'ın Kabe'sini, Beyt'ini yapmak, onlarla başlamadı mı? Beyt Ehli'nin en güzeli olan Hz Ali Peygamber'le birlikte o yüce Kabe'nin içinde putları kırarken Peygamber Efendimizin o mübarek boyu ise putları kırmaya yeterken, bastonu da elindeyken Hz Ali'yi omzuna almak istemişti. Hz Ali'nin sapsarı bir yüzle "edep ederim, nasıl çıkarım ki o omuza" deyişi Hz Peygamber'in "benim emrim senin edebinden üstündür" hitabı ve Hz Ali'yi omuzuna alarak putları kırdırışı, ömrü boyunca Ali makamındaki çeşitli sultanların bu aleme gelerek Peygamber'in manasının omuzunda içimizdeki putları kırdığının delili değil midir? Asıl Yezit içimizdedir. Tarihteki Yezit, nefs-i emaremizin mücessem halidir. Yezit her isteğini almaya alışmış, Hüseyin Allah'ın her istediği şeyi vermeyi kabullenmiştir. Aradaki fark budur. Ruh verici, nefis alıcıdır. Nefis ruha hakim gibi görünse de bu mana sonsuza kadar ruhun nefis üzerindeki tecellisinin anlatımıdır.
Bir bayram günü Hz. Hasan'la Hüseyin'in elbise istediği rivayet edilir. Efendimiz yoksul, Hz. Ali ve Hz. Fatıma fakir. Cebrail'in bile gözünü yaşartan bu istek, iki tane bembeyaz elbiseyi getirip Peygamber Efendimize hediye etmesiyle neticelendi. Ama çocuklar pek memnun kalmadılar, "keşke renkli olsaydı" diye ağlamaya başladılar. Peygamberimiz şaşkın, Cebrail'e baktı. Hz. Cebrail, Efendimiz'e, "su atın üzerine Efendim, çocuklar hangi rengi istiyorsa o renge bürünsün" dedi. Efendimiz elbiselerin üzerine biraz su attıklarında Hz. Hasan'ın elbisesi sarıya, Hz Hüseyin'in elbisesi kırmızıya dönüşür. Cebrail ağlamaya başlar. Peygamber şaşkın, sorar; "Çocuklar memnun. Niye ağlıyorsun?" "Efendim bunlar, bu iki renk Hasan'la Hüseyin'in cennetteki köşkleri, manaları ve hakikatleridir." Ve daha sonra Peygamber'e döner, "ne acı ki" der, "Hz. Hasan zehirlenerek vefat edecek. Hz. Hüseyin al kanlarla öbür aleme yürüyecek". İşte bu iki renk, bu iki tecelli bize çok şey öğretir. Belki celalin rengidir kırmızı. Celalin, marifetin, hakikatin ortaya çıkışının, Allah'ın ilmiyle tecellisinin, Allah'ın kudret ve kuvvetiyle bu aleme tecellisinin rengidir kırmızı.
Efendimiz, gözünün nuru Fatıma ile İslam'ın Zülfikar'ı ve Allah'ın Arslanı'ndan olan bu iki gözbebeğine, 'oğlum' diye hitab ederdi. Bir gün Hz. Fatıma gelerek Resulallah'a üzgün bir halde : "Hasan'la Hüseyin kaybolmuşlar" diye dert yandığında, Pegamberimiz (sav) : "Korkma, Allah onları korur " buyurdu ama bütün Medine seferber oldu. Sonunda Beni Neccar ahırlığında buldular. İkisi uyuyor orada. Bir melek kanadının birisini onlara döşek, birisini yorgan etmiş. Peygamberimiz uyandırmaya kıyamıyor, bir onu öpüyor, bir bunu öpüyor ta uyanana kadar. Uyandığında her birini bir omzuna aldı. Getiriyorken Hz. Ebubekir, "Ya Resulallah, hiç değilse birisini biz taşısak? " buyurdu. "Hayır, ikisini de ben taşıyacağım." Hz. Ebubekir dedi: "Ne muhteşem binektir, sizin bineğiniz, Resul-i Ekrem kainatın Efendisi sizi taşıyor." Hz. Resul (sav) buyurdu: "Ama onlar da çok muhteşem binenlerdir." Allah'ın kendilerini temiz kıldığı ve dinin temeli olan adalet ilkesi uğrunda şehitlerinin arasına kattığı ehl-i beytin bu büyük imamlarını sevmek, onların aşkıyla yanmak, onların izini sürmek, bu aziz milleti dünyanın efendisi kılmıştır. Yeniden düştüğümüz yerden kalkmanın biricik yolu da budur : Adalet ilkesine yapışmak, merhametli olmak ve Yezid'in değil Hüseyin'in çağrısına uymak...
SADIK YALSIZUÇANLAR
06 Ocak 2008, Pazar |
| |
01-07-2008, 12:10 AM
|
#6 | | Süper Moderator
Üyelik tarihi: Jul 2007 Nerden: İzmir/Karşıyaka Yaş: 39
Mesajlar: 1.500
Tecrübe Puanı: 3  | Cevap: Seçme Yazılar Engizisyonun son mahkûmu: Nur Vergin
Galileo "dünya dönüyor" derken aslında bilinen yalın bir gerçeği tekrarlamıştı. Biliniyordu; çünkü İslâm alimleri dünyanın dönmesinden öteye, güneş sisteminin nasıl işlediğini bile birkaç asır önce açıklamışlardı.
Kilise patronları ise engizisyon mahkemesini topladılar ve bu basit gerçeği söyleyen adamı mahkûm ettiler. Neden? Çünkü bu gerçeği söylemek, kilisenin otoritesine meydan okumak demekti. Kilise, Aristo'dan alınan yedi aşamalı "kainat hiyerarşisi"ni benimsiyordu. Kilise'nin kabul ettiği sisteme göre dünyanın değil, güneşin dönmesi lâzımdı. Bu sistemi reddetmek kilisenin iktidarına meydan okumaktı.
Nur Vergin'in söylediği "Türkiye dönüşüyor" sözü de herkesin bildiği yalın bir gerçek. Bu dönüşümü de yine hepimizin bildiği nedenlere dayanarak açıklıyor: "Bunun sebebi, on yılların birikimi" diyor Nur Hanım; "Halkın sisteme ve siyasî elitlere, hatta genişletelim, halktan biraz kopuk kalmış aydınlara, bürokratlara öfkesi..."nin birikimi. Bu öfkenin önünde kilise patronları da duruyor. Nur Vergin'in sözleri Kilise'nin kurduğu düzene açık bir meydan okuma. Engizisyon hemen toplanıyor ve Kilise'nin otoritesini iade etmeye girişiyor.
Nur Vergin'i sadece siyasal bilimler alanında yer alanlar değil, Türkiye ve dünya hakkında kalem oynatan herkes yakından tanımakla mükelleftir. Batı bilimine hakkıyla vakıftır ve birikimini namusluca Türkiye'yi anlamak için kullanmıştır. Atatürk'ün meşhur sofrasının en itibarlı müdavimlerinden Nuri Conker'in torunudur. Laikliğin anavatanı olan Fransa'da yedi yaşından 30 yaşına kadar eğitim görmüş bir "cumhuriyet kadını"dır. Ne kimliği ve kişiliğinin, ne de bilimsel birikiminin tartışmaya açık bir tarafı yoktur.
Bu hafta Vatan Gazetesi'ne verdiği mülakat, Nur Vergin'in sosyolojik vukufuna dair birkaç misalden ibaret. Sistem dönüşümünü (yani demokratikleşmesini) sosyolojik arka planı ile anlatıyor. Bu dönüşümün doğal mecrası içinde kendi mimarlarının önünü açtığını, böylece kansız ve kavgasız bir şekilde gerçekleştiğini belirtiyor. AK Parti'yi bu dönüşümün "emniyet kemeri" olarak tanımlıyor. Sonra da bu dönüşümden rahatsız olanlara tersinden bir okuma yaptırıyor: "Cumhurbaşkanının eşi türbanlı olmasın demek, çoğunluğu başörtülü olan bu halka bir hakaret değil miydi?" diye soruyor. Engizisyon, bu sorunun cevabını vermek yerine işkenceye girişiyor.
Biri Vergin'e "Neden Marksist değil?" diye soruyor. Soğuk savaş döneminden kalma ilkel Marksizm'in araçlarını bile doğru dürüst kullanamayan bu "hoca"nın, marjinal sol dergilerde bile kendisine yer bulamayacak "not"unu Yalçın Bayer olduğu gibi köşesine taşıyor. Ne için, herhalde bu saçmalıkları okutup Nur Hanım'a işkence yapmak için. Bir başkası, "2,5 dönümlük arazisine imar izni alabilmek için bu mülakatı verdi" işkencesine giriyor. Nur Vergin'in kaleminden çıkan didaktik makalelerden birini bu iddia sahibinin önüne koysanız, her cümlesini on defa okutsanız acaba bir ilerleme kaydedebilir misiniz? Sanmıyorum. Düşünce açıklamayı, bel hizasının altına vurmanın bahanesi olarak gören bu ilkelliğin etki gücü de artık kalmadı.
Ertuğrul Özkök'ünki ise "Laik hayat tarzı" işkencesi. Vergin'in verdiği bir "toplum baskısı" örneğini, "laik hayat tarzı"nı benimsemiş insanlara atılmış "öylesine ağır bir iftira" olarak niteliyor ki, bize sadece bu "öfkeli itiraz"ın o "hayat tarzı" içindeki yerini düşünmek kalıyor. Nur Vergin, Batılı ölçülerde laikliğin icmalini eksiksiz yapan bir entelektüel. Onun laikliğin kavramsal dünyasını özetlediği ve sınıflandırdığı makalelerinden birini bile okuyan "laik hayat tarzı"nın neden olamayacağını anlar. Bir "hayat tarzı"nın laiklikle ilişkisi nasıl kurulabilir? Laiklik nasıl bir "hayat tarzı" olabilir? Bu engizisyon işkencelerinin sebebinin, "halkın kiliseye duyduğu öfkeyi" Türkiye'nin dönüşümünün nedenleri arasında zikretmesi olduğunu Nur Vergin, eminim ki biliyordur. Tasa etmesin, ortada iktidarı falan kalmadı; engizisyon işkencesi dediğimize de biraz "ironi" ile yaklaşmak lâzım.
Prof.Dr.Mümtazer Türköne
06 Ocak 2008, Pazar |
| |
02-01-2008, 06:11 PM
|
#7 | | Süper Moderator
Üyelik tarihi: Jul 2007 Nerden: İzmir/Karşıyaka Yaş: 39
Mesajlar: 1.500
Tecrübe Puanı: 3  | Cevap: Seçme Yazılar Gerici profesörler
İsmet Berkan, dünkü Radikal'de köşesine aldığı Prof. Dr. Celal Şengör'ün mektubunu "vahim" başlığı ile vermiş. Ben "vahim" kelimesini durumu anlatmak için yetersiz buldum.
Bilimi bir din olarak anlayan 19. yüzyılın vülger materyalistlerinden biri karşınıza çıkmış, bilim ile İlahî dinler arasında kurduğu basit ve ilkel karşıtlığı anlatıyor. Bu ilkel karşıtlıktan kestirme bir yol açıp, başörtüsü yasağına geliyor. Bilim dini adına konuşuyor ve "Dinin dogmalarını reddeden bilim"i öğrenmek isteyen biri, "o dogmalara bağlı olma sembolü"nden (yani başörtüsünden) vazgeçmeden üniversite kapısından giremez" fetvası veriyor.
Başörtüsü yasağının kaldırılması yolunda ilerlerken üniversite canibinden gelen sesler, sadece bireysel özgürlükleri düşman olarak gören bağnazlığı değil, bilim dünyasının ne ölçüde çağdışı bir cenderenin içine sıkıştığını da gösteriyor. Yasağın kaldırılmasını "laik cumhuriyetin temelleri"ne yönelik bir tehdit olarak gösteren üniversite yönetimleri, Etyen Mahçupyan'ın dünkü yazısında sorduğu "Yoksa laiklik çağdaş bir bağnazlık mı?" sorusuna canlı karşılıklar veriyorlar. Bir yasak kaldırılırken, yasağa konu olan örtünün Ortaçağ skolastisizmine benzer geri ve karanlık bir dünyayı gözlerden sakladığını daha yakından anlıyoruz. Üniversiteler özgür bilimin mekânları değil, bağnazlığın kaleleri haline gelmiş. "Nasıl bir toplum istediğimizi düşünmeliyiz." diye soran Ege Üniversitesi Senatosu'na, bu sorunun cevabının bizi çağdaş yani özgür dünyanın dışına, totaliter bir dünyaya sürükleyeceğini hatırlatmalıyız. Başörtüsü sorununu "birkaç bin öğrencini sorunu" olarak hafife alan Malatya Üniversitesi rektörüne, demokrasinin bir tek kişinin hakkını bile ortadan kaldıramayacağını "çağdaş bilim"in ışığında anlatabilmeliyiz. Tıp profesörlerinin (rektörlük makamının aydınlığında) sosyolojik analizler yaptığı, hukuk yorumlarında bulunduğu; Cumhuriyet tarihinin faşizan yorumlarının arkasına sığındığı bir üniversite elbette başörtülü genç kızlarla birlikte bilimi de kapıdan içeri sokmaz.
Üniversitelerarası Kurul üyelerinin tamamına bir mektup gönderen Celal Şengör'e dönelim. Bir jeoloji profesörünün en küçük bir fikir sahibi olmadığı anlaşılan hukuku "bazı durumlarda pek tehlikeli bir tahakküm aracı" olarak tanımlayarak reddetmesi nasıl cehalet ve karanlıktan besleniyorsa, din ve bilim arasında kurduğu iflah olmaz çelişki de, Auguste Comte'un çağını geçemeyen pozitivizmin artık bilim tarihinin çöp sepetine atılmış argümanlarına dayanıyor. Tam olarak Şengör'ün "Bilim dışında insanlığın hiçbir bilgi kaynağı yoktur" cümlesi, bir müminin kendi dini hakkındaki hükmünden başka bir şey değil. Bu hükme inanmak için bir jeologun incelediği taş-toprakla, insan ve toplum hayatının benzer materyaller olduğunu düşünmesi yetmez; bilim mabuduna kayıtsız şartsız ubudiyetle teslim olması da gerekir. Bu kulluk ikrarına, bırakın ilahiyatçıları felsefeciler de esaslı bir şekilde itiraz edecek ve bu önermeyi modası geçmiş bir felsefî görüş -ama kesinlikle bilim değil- olarak mahkûm edeceklerdir.
Sorun bu görüşleri savunmak değil. Bilim felsefesi ve bilim tarihi ile uğraşanlar Şengör'e sabırla bazı başlangıç bilgilerini öğretebilirler. Bilim bir umman. Taşla toprakla uğraşan birinin bilim tarihi konusunda cahil olması da anlaşılır bir şey. Tehlikeli olan, bilimi bir din zanneden bir profesörün bu dine inanmayanlara üniversite kapısını kapatmaya kalkması. Karşımızda eleştirel akılla iş gören bir bilim adamı değil, cemaati adına konuşan bağnaz bir aforozcu durmuyor mu?
Şimdi üniversitenin sorununun bir yasağı kaldırmak değil, çağdaş bilime aykırı bu gerici düşüncenin kurduğu esaret olduğunu anladık mı? Sorularımızı soralım: Laikliğin en temel probleminin, bu eski kilise dinleri (bilim dini) karşısında da tarafsızlığı sağlamak olduğu aşikar değil mi? Laiklik, Celal Şengör'ün inandığı din de dahil olmak üzere dinler karşısında tarafsızlık değil mi? Şengör'ün dininin üniversitede kurduğu tahakküm laikliğe aykırı değil mi?
Prof.Dr.Mümtazer TÜRKÖNE
01 Şubat 2008, Cuma |
| |
02-09-2008, 11:15 AM
|
#8 | | Süper Moderator
Üyelik tarihi: Jul 2007 Nerden: İzmir/Karşıyaka Yaş: 39
Mesajlar: 1.500
Tecrübe Puanı: 3  | Cevap: Seçme Yazılar Dönmeyelim tamam da, hangi Ortaçağ'a dönmeyelim?
“Ortaçağa dönülemez” demiş Yargıtay'ın yeni başkanı Hasan Gerçeker; bazı gazeteler sözlerini müthiş önemseyerek manşetlerine taşımışlar. Biri, konuşmayı, “Yargıtay Başkanı'ndan üniversitelerde türban önerisine sert tepki” diye sunuyor.
Türkiye'de İlhan Selçuk ile Özdemir İnce düzeyinde bilgi sahibi olanların böyle bir hükme varması hiç şaşırtıcı değil. Demek böylelerinin aklına “Ortaçağlar” denildiğinde İslâm geliyor. Batı'nın 'karanlık çağlar' yaşadığı o dönemlerde İslâm Dünyası'nın pırıl pırıl parladığını, Müslümanlar sayesinde bilim, mimari, sanat ve felsefe alanlarında büyük ilerlemeler kat edildiğini; Ortaçağ'dan çıkışı, Batı'nın, İstanbul'un fethi ile Martin Luther'in büyük çapta İslâm'dan etkilenmiş 95 maddelik reform paketine borçlu olduğunu bilmiyorlar.
Ortaçağlar, kabaca MS 400-476'da başlayıp 1453 veya 1517 tarihlerine kadar süren bir dönemin adıdır. Başlangıcında Roma İmparatorluğu'nun çöküşü, Roma'nın Vizigotlar tarafından yağmalanması olayları yer alır; İstanbul'un fethi veya Mainz'daki kilisenin kapısına asılan 'Reform bildirgesi' ile de bittiği kabul edilir. Bu iki tarih arası Batı için hiç de içaçıcı değildir.
Aynı dönem İslâm Dünyası'nın 'altın çağı'dır oysa. Herhangi bir başvuru kaynağını (bu iş için internet ansiklopedisi Wikipedia bile yeterli) açın, bu gerçeğin hemen itiraf edildiğini görürsünüz. Kendilerinden önceki gelenekleri değerlendiren Ortaçağ Müslümanları, dünya mirasına kendi zihin ürünlerini de katmış ve Yeni Çağlar'a kapı aralamıştır. Muhteşem mimari eserlere ek olarak, Romen rakamları yerine bugün kullandığımız rakamlar, matematiğe çağ atlatan cebir, eski Yunan klasiklerinin tercüme yoluyla yeniden kazanılması, felsefe alanında kaydedilen gelişmeler, Batı Rönesansı'na (yeniden uyanışa) yol vermiştir. Müslümanlar yaşadıkları coğrafyayı üniversitelerle donatırken, Batı'nın bu iş için Yeni Çağlar'ı beklemesi gerekmiştir.
Rönensans ve Reform hareketleri Batı'ya kan ve can vermişse, her iki hareketin temelinde, Batı'nın karanlık çağında kendi altın çağlarını yaşayan Müslümanların katkısı büyüktür.
Bu durumda, “Ortaçağ'a dönülemez” denildiğinde akıllara asla İslâm veya İslâm ile ilgili konuların gelmemesi gerekmez mi? Batılıların “Ortaçağlara mı, bir daha asla!” demeleri normaldir; Roma'yı yağmalayan anlayış uzun yıllar Haçlı Seferleri'yle uygarlıklar merkezi olan Doğu Roma'nın başkenti Constantinople'u ve sonra da Kudüs'ü yağmaladı. Başka inançlara tahammülsüzdü Ortaçağ'da Batı; Musevileri ile Müslümanlarına zulmeden tek ülke değildi İspanya Avrupa'da, en fazla zulmeden ülkeydi.
Sanatlarını kendi doğdukları coğrafyada icra edemeyen ressamlar, müzisyenler, fikirleri tehlikeli bulunan yazarlar, bilimadamları, filozoflar, din değiştirmeye zorlanan azınlıklar İslâm topraklarına sığınıyor ve kendilerini geliştirmeye yarayan iklimi orada fazlasıyla buluyorlardı.
Bunları ben iddia etmiyorum, ansiklopediler söylüyor.
Sanıldığının tersine, İslâm Dünyası, Ortaçağlar'da en geniş fikir özgürlüğüne sahipti. Bugün sanki tek bir algılanış biçimi varmış gibi kabul edilen pek çok konuda, yüzlerce, binlerce farklı görüş serbestçe tartışılıyordu. İtikatla, inançla, ibadetle, uygulamayla ilgili birbirinden farklı görüşler kendilerine taraftar buldukça uzun ömürlü olmaya da hak kazanıyorlardı.
Müslüman fikir adamlarının yazdığı eserleri Batılılar iktibas ediyor, beğenmedikleri görüşlere itirazlarına eserlerin orijinal sahipleri cevap yazıyor, o cevaplara muhatabından gelen yeni itirazlarla canlı bir tartışma ortamı yaşanıyordu.
“Bilimin, teknolojinin bu kadar ileri bir seviyeye ulaştığı bu çağda, Tanrı'nın verdiği aklı ve zekâyı kullanarak doğruları bulmak yerine hurafelerle dolu bir sisteme geri dönüş çabalarına geçit vermememiz gerekir” de demiş Yargıtay Başkanı Gerçeker. Söyledikleri ilginç de, kim için söylemiş acaba bunları?
Yoksa Yargıtay Başkanı Gerçeker Ortaçağı karanlık Batı'ya ve Batı sistemine mi karşı çıkıyor?
09.02.2008-Cumartesi
Fehmi KORU-Yeni Şafak |
| |
02-24-2008, 08:20 PM
|
#9 | | Süper Moderator
Üyelik tarihi: Jul 2007 Nerden: İzmir/Karşıyaka Yaş: 39
Mesajlar: 1.500
Tecrübe Puanı: 3  | Cevap: Seçme Yazılar
[Gönül dağnda bir garip] Neşet Ertaş
'Sağ-sol çatışması'nın şiddetli olduğu günler... Neşet Ertaş Saray Sineması'nda konser veriyor. Gençler dönemin gözde "slogan"larıyla örülü şarkılarından isteklerde bulunurlar. Neşet Ertaş biraz sustuktan sonra her zamanki mütevazılığı ile şöyle der: "Ağam, biz böyle parçalar bilmeyiz. Biz gönülle çalar, gönülle söyleriz."
Neşet Ertaş, -eski adıyla- Abdallar köyünün, bugün hâlâ kemaliyle bilinemeyen 'şaman'ı Muharrem Ertaş'tan öğrenir bu (müzikal) edebi. Babası, irfani geleneğin müzikal halkasının son büyük temsilcisidir. Heidegger'in Freiburg'da, bir konsorsiyum sonrası Japon bilgelerle söyleşirken tartıştığı 'gei-do'nun, yani sanatı, insanın kökene ulaşmak üzere girdiği bir yol olarak görüşünün belirtisi. Ertaş, selefi büyük Divan, Halk, Tekke-Tasavvuf şairleri gibi 'gönül dağı'ndan konuşan bir 'Garip'tir. Mahlas olarak seçtiği bu kelime de gösterir ki, 'dünyada garip bir yolcu gibi olmanın' sırrına ermiştir.
Televizyon programında sunucunun sorduğu soruyu, 'sizden sır çıkmaz...' diye başlayarak cevaplayan bu gerçek sanatçı, zanaat ile sanat'ın özdeş ve hakikate ulaşan en büyük yalan olduğunu bilen, böylece, 'dost eline giden seller'e, 'gözyaşını katan' bir derviştir. Ondan, yıllar önce, 'kalpten kalbe bir yol' olduğunu öğrenen herkes gibi ben de, yıllarca sinemde taşıdığım gizli yaranın bir tabibi olduğunu sanmıştım. Oysa, bütün yaraları ve şifa umutlarını boşa çıkaran bir kader sırrının, Sezai Karakoç'un deyişiyle, 'kaderin üstündeki kader'in biraz olsun farkına vardıkça, Neşet Ertaş'ın türkülerini daha çok sever oldum.
Bizim geleneğimizde, Saadet çağından itibaren, şiirle, yani 'mülklerin en tehlikelisi' ve 'uğraşların en masumu' olan bir dille konuşmak, bir gösteriş ve oyun değil, bir düşünce derinliğinden, bir algı ve kavrayış zenginliğindendir. Yavuz Selim ile Şah İsmail'in hikayesi bunun çarpıcı bir örneğidir. Bu, 'söz ola kese savaşı' diyen bir gelenektir. Neşet Ertaş'la babasının konuşması da geleneğin ilginç bir örneği olarak belirir. Leyla'ya gönül verir fakat bazı nedenlerden dolayı babası şiddetle karşı çıkar, 'evladım' redifli bir türkü söyler: "Temiz ruhlu, saf kalplisin şöhretsin/Hakkın vardır evlenmeye evladım/Mevlam sana yapanları kahretsin/Aslı bozuk alma dedim evladım / Dokunsalar nazif tene kir gelir/Bizden önce ceddimize ar gelir/Köle olmak şanımıza zor gelir / Aslı bozuk alma dedim evladım"
Neşet Ertaş, kendisini yaralayan 'aslı bozuk'a, 'ana'yla cevap verir: 'Ulu arıyorsan analar ulu /Sevmişiz biz onu olmuşuz kulu/Analar insandır biz insanoğlu / Aslı bozuk deme gel şu insana / Aşkı kimden aldın sevgiyi kimden/Aslı bozuk deme gel şu insana /Soracak olursan eğer ki benden/Aslı bozuk deme gel şu insana / Yazımızı felek yazdı Mevlâdan değil/Senin dediklerin evladan değil/Her hata suç bende Leylâ'dan değil /Aslı bozuk deme gel şu insana" Muharrem Ertaş, oğlunun bu 'ulu ana' göndermesine boyun eğer ve, "Küsmedim Neşedim kahrettim sana/Baban değil miydim sormadın bana/Olan olmuş yavrum ne deyim sana/Sen aklını yitirmişin evladım"
Bu şiirsel konuşma, Neşet'in Leyla ile evlenip ayrılmasından sonra da sürer. Bu kez, Neşet, Leyla'ya, hatanın kendisinde olduğunu söyler: "Bilemedim kıymetini kadrini/Hata benim günah benim suç benim/Eliminen içtim derdin zehrini/Hata benim günah benim suç benim/Bir günden bir güne sormadım seni/Körümüş gözlerim görmedim seni/Boşa mecnun eylemişim ben beni/Hata benim günah benim suç benim"
Neşet Ertaş'la babası ve Leyla arasındaki bu hikayenin sonuçta evrildiği yer ise şudur: 'Cahildim dünyanın rengine kandım/Hayale aldandım boşuna yandım/Seni ilelebet benimsin sandım/Ölürüm sevdiğim zehirim sensin/Evvelim sen oldun ahirim sensin/ Sözüm yok şu benden kırıldığına/Gidip başka dala sarıldığıma/Gönlüm inanmıyor ayrıldığına/ Gözyaşım sen oldun kahirim sensin/Evvelim sen oldun ahirim sensin/Garibim can yıkıp gönül kırmadım/Senden ayrı ben bir mekan kurmadım/Daha bir gönüle ikrar vermedim/Batınım sen oldun zahirim sensin/Evvelim sen oldun ahirim sensin'
Böylesi bir zengin dilden, bugün alabildiğine ötekileştirici, sağlıklı konuşmanın önünü tıkayan kör ve kadük bir 'iletişim dili'ne nasıl saplandığımız bir yana, bu 'melal'i anlamaktan da uzaklaştık. Gönül dağından, zekanın ve onun kullanıldığı kurnazlığın ağına düştük. Adnan Yılmaz'ın 'Abdal Anıları'ndan öğreniyoruz: "Muharrem Usta'nın gençlik dönemidir. Oğlu Neşet de yetişmiş gelmiş, ün salmaya başlamıştır sanatıyla... Civarda zenginliği ile ünlenmiş bir ağanın düğünü olacaktır. Ağa bekler ki "Teber Uşağı düğün yapacağımı duymuştur. Çıkarlar gelirler yanıma..."
Ağanın hanımı anlatılanlara göre Muharrem Usta'nın sanatına hayrandır. Bunu, beyine söyleyip "Muharrem'e haber sal gelsin" dediyse de ağa "Benim haber salmama ne hacet!" deyip geçer. Ağanın beklediği olmaz. Muharrem Usta ağaya varıp da "Düğünün varmış ağam, biz gelelim" demez. Ağa buna sinirlenir. Tez elden haber gönderir adamlarına: "Düğünüme Hacıbektaş'tan sanatçı getirin!" Bu arada ağanın hanımı Muharrem Usta'ya düğün davetiyesini ulaştırır. Hacıbektaş'tan gelen sanatçılar düğünü çalmaya başlar. Başlar başlamasına da ağanın hanımının aklı Muharrem Usta'dadır. Düğünün daha birinci günü Muharrem Usta "Okuntu"ya uyarak düğüne gelir. Gelince ne görsün? Hacıbektaşlı sanatçılar Muharrem Usta'nın sanatının ünü karşısında ona saygısızlık ederek dışa vurmaktadırlar. Üstelik biri de "İstek parçan var mı?" diyecek kadar ileri gider. Oysa oradaki davetliler, Hacıbektaşlı sanatçıların sazı Muharrem Usta'ya bahşeylemelerini beklemektedir. "İstek parçan var mı?" sözüne bütün enginliği ile ayağa kalkarak cevap veren Muharrem Usta, taşı gediğine koymakta gecikmez: "Benden, yani Muharrem Ertaş'tan, oğlu Neşet Ertaş'tan, kaynı Çekiç Ali'den, yeğenim Hacı Taşan'dan söylemeyin de ne söylerseniz söyleyin!" Hacıbektaşlı sanatçılar şaşırmıştır. Sohbeti dinleyen ağa, Muharrem Usta'ya kızarak "Geriye bunların söyleyeceği ne kaldı Muharrem?" der. Tartışmalarını izleyen ağanın hanımı sözünü esirger mi? "Bey bey, işte onu bir bilseydin!" Ağanın hanımının sözleri karşısında Muharrem Usta durur mu: "Ağam ağam, paramın hatırı olur demesen de bize gönül bahşeyleseydin biz de senden emeğimizi esirgemezdik!"
(*) Haşim Akman'dan ödünç alınmıştır.
SADIK YALSIZUÇANLAR
24 Şubat 2008, Pazar-Zaman |
| |
02-24-2008, 08:45 PM
|
#10 | | Kıdemli Üye
Üyelik tarihi: Jun 2007 Nerden: İzmir
Mesajlar: 305
Tecrübe Puanı: 2  | Cevap: Seçme Yazılar Paylaşımınız için teşekkürler Nurettin bey. |
| | | Seçenekler | | | | Stil | Normal |
Yetkileriniz
| You may not post new threads You may not post replies You may not post attachments You may not edit your posts HTML KodlarıKapalı | | | Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 04:14 PM . | |