| Süper Moderator
Üyelik tarihi: Dec 2006 Nerden: İzmir
Mesajlar: 1.943
Tecrübe Puanı: 4  | DÜNYAYI İNSANLAR PARSELLEMİŞ DÜNYAYI İNSANLAR PARSELLEMİŞ Arabesk", "bağlama" ve en önemlisi de "baba" kelimeleri yanyana gelince ilk akla gelen isim Orhan Gencebay. Baba, sanatı ve tavrıyla gündemdeki yerinden düşmüyor. Başlarda, gariban-varoş müziği yapıyor diye eleştirilen sanatçı halkın duygularına tercüman olmasıyla baba sıfatını alarak halkın gönlünde taht kurdu. Yaptığı müziğe arabesk deyip burun kıvırmak ne onu ne de eserlerinin değerini aşağı çeker. Başkalarının arabesk nitelemesini eksik ve yanlış bulan Gencebay, müziğini kendi tanımıyla ‘yeni formlarda yapılmış Türk müziği’ yani ‘serbest çalışma’ olarak tanımlıyor. Dönemin tek kanalı olan TRT, her ne kadar arabeski ‘yasak’ ilan etse de Gencebay’ın halkla kucaklaşmasını engelleyemez. Yine en güzel cevabı halk verir ve ‘baba’larına sahip çıkar. Müziğinin yanında filmleri ile de artık Türkiye’nin yüzlerinden birisi olur. Halktan hiçbir zaman kopmayan sanatçı müziğindeki gibi bir arada yaşamanın önemine vurgu yapıyor ve ekliyor, “Türkiye hepimize yeter. Neyin savaşını veriyoruz?”...
CANAN AYDIN
»Samsundan gelirken “Ben bavulumu alıp gelmedim. Samsun’dan bir hareket için geldim” diyorsunuz. Hareketiniz amacına ulaştı mı?
Yolumuz doğru ama hareket devam ediyor. Bu arada birçok iyi şeyler yaptık. Hedef sürekli değişmekte ve hedef daha iyi olmak. Müziğimizin daha iyi olması için çaba gösterdik, göstermeye de devam ediyoruz. Duyguyu ve düşünceyi engelleyen bazı tabular vardı. Biz bunları yıktık. Duygu ve düşünceye gem vurulmaz, özgür olmalı. Zaten özgür olmazsan üretemezsin.
»Sizin şarkılarınızın hep bir isyanı var. Mesela 1975’de bestelediğiniz ‘Batsın Bu Dünya’ şarkısı gibi, neye isyan ediyorsunuz?
Olumsuzluğa. Benim bestelerimin üzerindedir mesajı. “Daha güzel, daha adil sevgi dolu bir dünya için. İnsanlık için batsın bu dünya.” Demek ki tüm bu değerler yeterince korunamıyor. Siz buna isyan mı diyorsunuz? O zaman bu bir isyan.
»Bu şarkı Orhan Baba ile bütünleşmiş bir şarkı. Son dönemlere bunun gibi ses getiren bir besteniz olmadı. Neden?
Aslında öyle değil. İlgi alanları, icra alanları çoğaldı. Önceden televizyon yoktu. Her şey belirli yerlerden tanıtılıyordu. Albümlerle ya da filmlerle. Halkımız daha seçiciydi. Sonra televizyon hayatımıza girdi.
»Hatırlıyorum sadece TRT’de Cuma akşamları ya da yılbaşı geceleri çıkardınız...
Ben de derdim ki ‘bu ne perhiz bu ne lahana turşusu’. Bana TRT’yi yasaklarlardı, arkasından da en önemli günlerde ikramda bulunur gibi çıkarırlardı.
»Müziğinizin yasaklı bir geçmişi var. Önce TRT’nin koyduğu yasaklar sonra arabesk diye belli bir kesimin onu yoksul müziği diye tanımlaması burun kıvırması. Bugünse bambaşka bir yerde duruyor. Müziğinizi herkes dinlemeye başladı. Bu değişimi neye bağlıyorsunuz? Ne oldu Türkiye mi değişti yoksa siz mi?
İlk yaptığımız zamanda bizi herkes anlasın diye beklemedik. Türkiye değişiyor bizler ise daha yeni yeni anlaşılmaya başlandık. Demek ki bazı değişimleri kabul etmek için birkaç nesil büyütmek gerekebiliyor. Ben başladığım günden beri öz olarak ne isem yine oyum. Ama tabii kendime katkılarım var. Ama bu yaptığımız çalışmaları mesajları yeni yeni anlamaya başladı insanlarımız. “Yanlış anlamışız kusura bakma” diyen de çoğaldı. Mesele budur.
»En son 2007 film müziklerinin toplandığı bir albüm çıkardınız. Kendi yapımcı şirketiniz var. Dağıtım ağına sahip olmanıza rağmen, zaten Orhan Gencabay bir albüm yaparsa satacaktır neden albüm çıkarmıyorsunuz? Sanki bir geri çekilme var...
Yeni bir albümü çalışıyorum. Her yıl bir albüm çıkarırken şimdi iki yıl da bir albüm çıkarıyorsak nedeni; biraz kırılganlık. Şu korsan olayı var ya insanın şevkini kırıyor. Yıllarca emek vermişsiniz, göz nuru dökmüşsünüz sonra belli bir para yatırmışsınız bakıyorsunuz ki albümü piyasaya sürdüğünüz anda bir iki saat sonra her yerde çalıyor. Öyle de kötü kötü şartlar altında söylenip, çalınıyor ki. Bu saygısızlık nedir diyorsunuz. Bir iki dayanıyorsunuz ama sonra da hayallah böyle mi olmalıydı deyip şevkiniz kırılıyor. Korsan konusunda mücadele edenlerden biriyim. Yalnız kendim için değil camia için, sanat ve sanatçı için meslek birliklerinde görev yapıyorum. MÜYORBİR,MESAN, meslek grubunda yönetim kurulu üyesiyim. MÜYAP meslek grubunun da kurucusuyum. Eğer ki korsan olmasa her şey daha farklı olurdu. Ayrıca teknoloji de değişik korsan alanları üretiyor.
»Siz tarihe tanıklık etmiş bir sanatçısınız. Buradan yola çıkarak 80 ve öncesi hangi kitle sizi dinliyordu, bugün hangi kitle sizi dinliyor?
Halkımız yüzde yüz bir bütün olarak düşündüğümüz zaman aynı değerlerden hoşlanabilir. Çünkü aynı kültürün içerisinde aynı ülkenin, aynı gelenekselliğin içerisinde hepimiz aynı duyarlılıktayız temelde. Yeter ki o verilen güzel, iyi, akılcı, duygulu verilsin. Bunların hepsini her kesimde ki halkımız algılayabilir. Burada ısrar ederim. Vatanımızın kendine göre değerleri var. Biz bu değerleri oluşturan kişileriz. Önemli olan insani değerler. O değerlerin içinde din, dil, cins ayrımı yok. Birinci vatan dünya ve biz dünya gurbetinde birer misafiriz. Bir arada yaşamalıyız. Ama bakıyoruz dünyayı insanlar parsellemişler. Bu parsellemiş dünyada her toprak parçası parselleyen kişinin vatanı olmuş. Dolayısıyla herkes kendi toprak parçasına, gelenekselliğine sahip çıkmalı.
»Peki neden bir arada yaşamayı beceremiyoruz. Ne eksik sizce?
Çünkü; burada bencillikler var. Bunlar özellikle siyaset yoluyla yapılan bencillikler. Her toplum kendi toplumunun refahını düşünürken bir başkasının üstüne basabiliyor. Ülkemizde yaşayan çeşitli etnik gruplarımız var. Özümüz insan. İnsanlar dünyayı paylaşırken birçok kişinin var olduğunu bilerek paylaşmalıdır.
Türkiye’de bir takım farklılıklar yaratmak isteyen siyaset var. İlke olarak vatandaşlık kavramı içerisinde herkes devlete eşit mesafede. Herkes özgürlüğünü yaşasın. Her nesil kendine göre yeni getiriler getirir. Eğer varsa geri kalmış bir anlayış onu düzeltelim. Önemli olan bu değişikliklerin hepsinin aynı amaca, birlikte güzel yaşayabilme amacına hizmet etmesi. Değişmeyecek şeyler var ki; hep beraber bu ülke de yaşıyoruz, hepimiz eşitiz. Kimse kimsenin üstüne basmasın. Bir orman yangını düşünün nerede olduğu ne fark eder ki? Önemli olan dünyaya ait bir değerin yok olması.
»Kimse kimsenin üzerine basmasın diyorsunuz. Şu an Kürtler sürekli ezildiklerini ifade ediyorlar. Burada rahatsız olan kesim var...
Bizim içimizde her kesimden insan var bu bir zenginliktir. Hepimizin ailesinin içerisinde Kürt, Çerkez, Abaza, var. Bizim aramazda bir ayrım yok ki. Kürtler bizim kardeşimiz. Yalnız Kürtler değil burada kim varsa biz hepimiz eşitiz. Aynı şartlarda yaşamak durumundayız.
»‘Benim için en iyi sistem insanın karnının doyduğu, huzurlu olduğu sistem. Bunu kim getiriyorsa o iyidir’ diyorsunuz. Erdoğan’ın dostunuz olduğunu biliyoruz. Onun politikalarından memnun musunuz?
Herkesin doğrusu yanlışı vardır. Mesela Özal’ın yaptığı en büyük kararlardan birisi Türk Parasını koruma kanununudur. Biliyor musunuz ki benim bir arkadaşım, cebinde 100 mark var diye üç yıl hapis yattı. Yine o dönem Lale Oraloğlu Suriye’de tiyatro çalışması yapmıştı ve dönerken tabak aldığı için sekiz ay hapis yattı. Bu gibi yanlışlıklar Türk parasını Koruma Kanunu’yla kalktı. Özal’ın başarılarından bir tanesidir bu. Çok güzel şeyler yapmışken çokta yanlış şeyler yapmıştır. Şimdi Tayyip Beyi’nde mutlaka yanlışlıkları vardır. Türkiye’nin geçici konsey üyesi olarak iki yıllığına BM’de söz sahibi bu hükümetin başarılarından bir tanesi. Ama benim anlayamadığım konulardan biri türbandır. Hiç konu yoktu. Nereden çıktı bu sorun nasıl çıktı kim getirdi? Bir başbakan hiç bir zaman belli bir kesimin başbakanı olamaz. İşte demokrasinin özelliğide bu. Farklı düşünen insanları bir çatı altında birleştirmek ve ortak paydalarını bulup bir arada yaşayabilmek.
Sonuç olarak bir söyleşimde Tayyip Bey ile ilgili şöyle demiştim; Bazı şüpheleri giderebilseydi Tayyip bey, yüzde seksen oy alırdı. Bir başbakan hiç bir zaman belli bir kesimin başbakanı olamaz.
»Zülfü Livaneli, Arif Sağ’da halk tarafından sevilen sanatçılar ve siyasetle ilgileniyorlar. Sizin de bir kitleniz var ve halk size güveniyor. Siz neden hiç siyaseti düşünmediniz?
Sanatla daha çok ilgilenmek için. Ben 10 yaşından beri üreten biriyim. Kendime göre teoriler oluşturacağım çalışmalar var. İcracı olmak, sazımızı çalmak üretmek, beş altı tane görevim var. Zamanımın tümünü bunlara ayırıyorum. Politikayla ilgilenemem diye düşündüm. Politika farklı bir çalışma alanı. Ben biliyorum ki bir şeyi yaparken tamamen oraya konsantre olurum. Orada benim için önemli olan insan ve ülkemdir. Birini ihmal etmekten endişe duyarım ve onu düşündüğüm de en iyi bildiğimi yapmalıyım diye karar verdim.
»60’ların Müziğe başladığınız dönemlerde Arif Sağ’la beraber çalışmalarınız var. Daha sonra Erkin Koray, Kurtalan Ekspress gibi Türkiye’de rock ve jazz müziğinde zamanının önde gelen isimleriyle ortak çalışmalar yaptınız. Şimdi ise o beraberlik hissedilmiyor. Eski çevrenizden koptuğunuzu söyleyebilir miyiz?
Tam öyle değil aslında. Biz Arif Sağ’la çok yakın dostuz, kısa pantolondan arkadaşız. 60’lı yıllar da Erkin Koray, Cem Karaca, Barış Manço çok eski arkadaşlarım. Yine biz hayatta olanlarla görüşüyoruz. Herkes şu an kendi mecrasında kendi çalışmalarının daha yoğun bir şekilde sürdürüyor. Biraz da hayat gaileleri çoğaldı mı ne oldu? Bizim gönlümüz daima birdir. Yoksa bir fikir ayrılığımız yok. Fikirleşmemek düşünülemez.
»Bugün Coca Cola dünyada büyük sermayesi olan bir güç. Arabesk müziğinin bir başka duayeni Müslüm Baba bu reklamda oynamıştır.
Bu bir değişim değil aslında. Gittikçe zorlaşan ekonomik zorlukların neticesinde yaşama savaşında ihtiyacı olan yaptıkları kabul ettikleri bir şeydir. Gerçekten hayat pahalı, duyarsınız birçok sanatçı zorluklar içinde yaşıyorlar. Yaşaması içinde bu para gerekli. Para tabii ki daima ikinci planda kalması gereken bir şey. Burada takılmıyorum. Yakışanı yapmak lazım. Tabii çok geniş bir kavram buda değerlendirmeyi de halkımız yapsın. Ona da saygı duymak lazım. Ben bir zamanlar reklam çekmezdim. Sanatçı reklam yapmaz derdim. Yıllar yılı böyle geçti ama şimdi dünyada bu fikir değişti bende de değişti. Uygun olan reklamı yaparım. Nitekim bir reklamda yaptım. Herkesin kendine göre benimsediği değerler vardır.
»Müslüm Gürses dinleyici kitlesini yani o şiddet eğilimli kitlesini farklı bir yere taşıdı. Siz kendi kitleniz için ne diyebilirsiniz? Sizin kitleniznasıl bir değişim yaşadı?
Önce bazı değerleri ele alınca şöyle ele almak lazım. Müslüm Baba halkımızın sevdiği çok kıymetli bir yorumcu ama üretmiyor. Birileri beste üretiyor, birilerinin mesajları var, Müslüm Baba onları sesiyle kendine has bir şekilde yorumluyor. Orhan Gencabay ise müzik adamı. Şairliği var, mesajları var, müziğe yön veriyor, beste yapıyor, felsefe anlatıyor, enstrüman yapıyor, sazını çalıyor, yönetiyor, aranjörlük yapıyor, sonra da şarkı söylüyor. Beş-altı görevi var ve bir yerde yorumda buluşuyor. Ben kendi müziğimi kendim üretiyorum. Müslüm Baba’nın benim gibi mesajları yok. O kendisine sunulan kendisinin beğendiği besteleri yorumluyor. Benim mesajlarımı ben üretiyorum, onun mesajlarını başkaları üretiyor. Son zamanda yapmış olduğu çalışmalara gelince Müslüm Baba batı ezgilerine Türkçe söz yazılmış ve bunları yorumlamıştır. Ondan dolayı değişikliği vardır. Ben emeğe saygı duyarım. Onun tercihidir.
»Az önce sizinde söylediğiniz gibi, Orhan Gencabay; besteci, ses sanatçısı, şair, enstrümanist, aranjör, müzik yapımcısı, müzik direktörü ve aktördür. Orhan Gencabay isminin yanına birde ‘Popstar Alaturka yarışması Jürisi’ eklendi eden?
Başlangıçta çok zorlandığımı söylemiştim. Benim daha evvel ki yarışmalarda gördüğüm ‘bu davranışlar arasında olmam imkânsız’ diye değerlendirdiğim bir yere girdim. Ama bir süre sonra Popstar Alaturka programı çok önemli bir görev yapar hale geldi. Ülkemizde ki yorumcuları seçerek halkımızın huzuruna getiriyor. Yani ey halkım aramızdaki değerleri hep beraber görelim, paylaşalım diyor. Otuz bini aşkın insan yarışmaya katıldı. Burada çok ciddi bir eleme var, ciddi bir çalışma var. Çok iyi biliyorum programda kullanılan bu aletler hiçbir zaman devletin yaptığı sınavlarda dahi yoktu. Bize ait olan değerleri orada sergilemeye çalışıyoruz. Bazı bilgileri vermeye kalksanız belgesel yapmanız lazım, yapınca da kaç kişi izler? Orası hem eğlence alanı, hem müziğin korunduğu bir alan hem de bilgi verilen bir alan. Benim dağarcığımda var olan bilgileri orada anlatmaya çalıyorum. Yoksa benim orada ne işim var. Ben bu konuda müziğe ihanet etmeyecek biriyim.
»Peki hakikaten “Popstar Alaturka”dan bir sanatçı, müzisyen çıkabileceğine inanıyor musunuz?
Eğer şu korsan meselesi olmasaydı çıkartırdı. Korsan olmasa bütün yarışmacıların albüm yapabilecek yeterlilikte olduğunu düşünüyorum. O zaman da albüm yapınca şanslar daha farklı olurdu. Ama şu an da müzik yapım sektörü çökmüştür. Bu çöküşe rağmen bu çocuklarımız yarışmaya gelmeden önceki çalışmalarına bakıldığında şimdi çok daha önemli mekanlarda sahneye çıkıyorlar ya da çeşitli radyo programlarında program yapıyor. Yani daha evvelki yerlerine on yirmi misli farklı yerlerdeler. Buda bir katkıdır.
»Bülent Ersoy programda savaş karşıtı açıklamalarda bulundu. Genel algı ise sizin sessiz kaldığınız yönünde.
Çok yanlış bir algılama bu. Bülent Hanım’ın söylemek istediği yanlış algılandı. Üstelik benim söylemek istediklerim çok yüksek tonlu konuşmalar arasında kaynayıp gitti. Ebru Hanım da o sloganı söyleyince sanki iki karşıt fikir varmış gibi anlaşıldı. Konuşmalarıma açıp baksınlar, ne demişim. Bana göre Bülent Hanım topyekûn bir vatan savunmasına katiyen karşı olmayan birisi. Karşı olduğu, başka ülkelerin etkileriyle ülkemizin bazı savaşlar vermesi ve neticesinde çocuklarımızın ölmesi.
***
‘Altın Portakal Magazinciler Festivali’
45. Antalya Altın Portakal Film Festivali iyi ya da kötü her türlü eleştiriyi içinde barındırırken, yurtdışındaki festivallere benzemek için yaptığı uygulamalar, popüler medyanın ‘magazinsel’ yaklaşımı ile “her yıl olduğu gibi yine kendine özgü bir festival olma niteliğini yakalayamadan kendini tekrar ederek bitti” yorumlarına neden oldu...
UFUK KOŞAR
Antalyalı birçok insanın her sene heyecanla yarışmadaki filmlerde rol alan ünlülerin arabalarla caddelerde gezmesini beklemelerine neden olan, yüksek bütçesine rağmen Avrupa"daki festivalleri taklit niteliğinde bir yaklaşıma yakın duran, davet ettiği "Hollywood emeklisi konuklarının" popüler medyanın abartı gündemleriyle ne yediklerini, nasıl uyuduklarını, hangi ayağı ile kapıdan içeri girdiklerini duyduğumuz, okuduğumuz 45.Antalya Film Festivali yine tartışmaları da beraberinde getirdi.
Şaşalı ve abartılı açılış kokteylleri, ünlü konuklarıyla sadece Türkiye"nin gündemi meşgul eden 45. Antalya Film Festivali"nde ödüller sahiplerini buldu. Kimilerine göre ödüllerin doğru kişileri verildiği, kimilerine göre yanlış dağıtıldığı bir yana, kırk beş yıldır düzenlenen festivalin kendine özgü bir niteliğinin olmaması ve bunu yaratmak için popüler malzemeler seçilerek dünya da yapılan diğer festivalleri taklit etme izlenimi vermesi, "gelecek yıllarda da böyle mi olacak" sorusunu ortaya çıkardı.
SANATSAL VE EMEKTAR TARAFI
Türkiye"deki medya kurumlarının festivalin sanatsal niteliğinden çok magazinsel yanına ağırlık vermesi, yaşanan taklide belki de bir sebep. Amerika"dan, Avrupa"dan gelen ünlü ya da ünsüz konukların ziyaretlerini olumlu değerlendirmek gerekir ama Türk medyasının Türkiye gündeminden alışkın olduğu tavrını gelen konuklara gösterdiği ilgi ile değerlendirince, festivalin sanatsal ve emektar niteliğini arka planda kalmasına neden oluyor.
Festivalden önce kimlerin jüri olabileceğini, oyuncular, yönetmenler arasında nasıl bir çekişmenin olduğu, kimlerin birbiri hakkında dedikodu yaptığı gibi başlıklar medya da daha ön plana çıkarken, bir de sponsorları tanıtmayı amaçlayan soruları ile basın toplantılarında "Türk medya klasiğini" gözler önüne seren "magazincilerin" durum karşısında tepkilerini bu yönde göstermesi, festivalde asıl ön plana çıkması gereken sanat ve emek kaygısında uzaklaşmamıza imkân sağlıyor.
***
ATİLLA DORSAY: Sinema eleştirmeni
Türkİye öylesine magazine bulandı ki siyaset ve ekonomi magazinin içine çekildikten sonra sinemanın da çekilmemesi düşünülemez. Antalya çok ciddi bir olay. En azından bu yıl ciddiydi. Çünkü Türkiye sinemasının son yıllarda görülmediği düzeyde parlak bir yılıydı. Dolayısıyla filmlerin kalitesi, ödüllerin gerçek niteliği üzerinde tartışılması gerekirken her şey magazine kaydı. Ama bu içinde şaşılacak bir durum değil. Yani yabancı yıldızlarının yarattığı magazine karşı değilim. Çünkü Cannes’da da Hollywood’da da öyle oluyor. Bütünün bir parçası. Ama hem onun dozu fazla kaçırıldı hem de kadın oyuncu ödülü Nurgül, Hatice çekişmesine indirgendi. Oysa başka bir sürü iyi oyun var. Ödül alamayan başka bir sürü film vardı. Sanıyorum gösterime çıktıkça bu filmler hepsi yerini bulacak.
***
UĞUR VARDAN: Sinema eleştirmeni
YurTDIŞINDAN gelenler üzerinden Antalya gündemini İstanbul"a taşımak, aslında ilk kez dört yıl önce gerçekleşti. Woody Harrelson"la Michael Madsen arasında yaşandığı iddia edilen ve biraz da "balon" niteliğindeki haber, festivalin yatağının bir anlamda değişmesine neden oldu. Artık Antalya"ya akıllı uslu Türk filmleri katılıyordu ve bu filmlerin yönetmenleri ya da oyuncuları, genellikle kavga çıkarmıyorlardı. Yani rotanın "yabancılara" çevrilmesinde yarar vardı. Bu durumda da basın, artık Antalya"da "yerli" magazin muhabirlerini değil, "yabancı dil bilen" yeni yüzlerini kullanmaya başladı. Bu isimler, Antalya"da Türk filmlerinde "vakit kaybedecek" ve kendilerini yoracak türden bir yapıya sahip değildiler. Yöntem belliydi; birebir "interview"lere katılacaklar, Hillside Su Oteli"nin havlusunda tur atacaklar, Hollywood"dan gelen yıldızlarla ne kadar samimi olduklarını kanıtlayacak fotoğraflar çektirecekler, altlarına da bazen kafalarına göre yazı döşeyeceklerdi. Bu aslında bir anlamda festivalin de işine geliyordu. Çünkü, böylelikle Antalya"nın reklamı, manşetlere taşınıyordu. Çünkü "Antalya"ya yıldız yağmuru" ya da "Hollywood Antalya"da" başlıkları her şeyi hallediyordu. Kısacası "Ulusal yarışma" maratonunda, filmlerin yaratıcıları, teknik ekipler ve sinema yazarlarının büyük bir bölümü, filmlerle haşır neşir olurken, "bir kısım medya" da işin "Lale devri" cephesindeydi. Ama bu tablodan kimsenin rahatsız olduğunu sanmıyorum, herkes üzerine düşen rolü oynuyor, yani alan memnun, satan memnun; bize de sadece bu durumu böyle özetlemek düşüyor.
***
ÖZCAN ALPER: YÖNETMEN
Sonuçta festivallerin sanat filmlerini desteklemesi gibi bir tarafı var. Ama son yıllarda festivaller artınca birileri birilerine fark atmak için, daha fazla ön plana çıkarmak için başka işler yapıyorlar. Festivalde filmlerin kalitesinin artmasından çok festivale kimlerin gelip gittiği, daha çok Amerikalı oyuncu getirilmesi gibi durumlar ön plana çıktı. Festivallerde daha çok sinema konuşulması, sinemada yeniliklerden bahsedilmesi, sinemacıların buluşması gibi şeyler konuşulması gerekirken bu sefer uluslararası boyutundan da kaynaklı olarak başka büyük festivallere benzemeye başlıyor. Yapılan festival diğer festivallerle aynı yerden görmeye çalışıyor. Ne yapıyorlar, magazinsel tarafıyla daha çok alakalı oluyorlar. Popüler olguyu ayakta tutarak bunu yapmaya çalışıyorlar. Baskın medya da uluslararası bir takım şeylerin dikkatini çekmeye çalışıyor. Ben bunların katkı sağladığını düşünmüyorum. Aynı çıkmazı Altın Portakal Film Festivali’nde de görüyoruz. Böyle olunca herkes kolaya kaçıyor. O yüzden başkalarına benzemekten çok kendi nesnel koşullarını değerlendirip kendine özgü bir festival olması her zaman daha doğru bir şey.
Kaynak :http://www.birgun.net/index.php |