Kağızman Forumları, Kağızman, Kars Anasayfa Film Arşivi


 
 
Geri git   Kağızman Forumları, Kağızman, Kars Eğlence Hobiler

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 07-16-2008, 07:22 PM   #1
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.500
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
İnsanlık Gündemi


Anadolu'dan Nijer'e ab-ı hayat kuyuları
Dünyanın en fakir ülkesi Nijer’e hicret eden bir avuç adanmış Anadolu insanı, kavruk Nijerlilerin yüzünü güldürüyor. Suya hasret kalan Nijerlilere açtıkları kuyularla hayat veren Türkler, ülkedeki kalıcı projelerini durmaksızın sürdürüyor.

--------------------------------------------------------------------------------Bir yardım derneğinin toplantısından yeni ayrılmıştı. Saat 16.00 sularıydı İstanbul Şirinevler’de buluştuğumuzda. “Nijer’de durumlar nasıl?” diye sorduğumuzda önce durdu biraz. Sonra önündeki yemeğe baktı ve elindeki kaşığı masaya bıraktı. Bir bardak su içti. “Onlar bu bir bardak suya bile hasret.” diyerek kalktı yemek masasından. Çehresi gibi sesi da hüzünlüydü: “Nijer tok karınla anlatılabilecek bir yer değil. Onların hissiyatı ancak açlıkla anlaşılır. Gel şimdi konuşalım.”

Çoğumuzun yerini dahi bilmediği Nijer’de yaşayan 30 Türk’ten biri Adnan Alkış. 2003 yılından bu yana Nijer’de faaliyet gösteren Türk okullarını yönetiyor. 2006’da gelen yöneticilik teklifine, eşinin şeker hastalığını ve yabancı lisan bilmemesini bahane etmeden “evet” der. Eşi ve çocuklarıyla Batı Afrika ülkesinin yolunu tutar. 3 çocuğu ile 2 yıldır Nijer’de ikamet ediyor. “Vazife teklif edilince, 1990’larda koşarcasına Orta Asya’ya giden arkadaşlarım geldi aklıma. Hep onlara imreniyordum. Düşünmeden kabul ettim. Nijer’e indiğimizde çocukluğumun geçtiği Karapınar’ın (Konya) kumlu yolları yine karşıma çıkmıştı. Sanki öz yurdumdaydım.”

BM’YE GÖRE DÜNYANIN EN FAKİR ÜLKESİ

Kuzey Batı Afrika’daki Nijer, BM raporlarına göre dünyanın en fakir ülkesi. Dili, kültürü ve yönetim sistemi 1960’ta bağımsızlığını kazandığı Fransa’dan kopya. Fransızca kamu kurumları ve okullarda mecburi. Halk kendi arasında daha ziyade kabile dilleriyle anlaşıyor. 13 milyonluk nüfusun yüzde 95’i Müslüman, yüzde 3’ü ise Hıristiyan. Toprakları Türkiye’nin 1,5 katı; ama yüzde 88’i çöl. Tarım ve yaşam yüzölçümün yüzde 2’sine sıkışmış. Halkın yüzde 70’i açlık sınırında. Hayatlarını elektrik ve sudan mahrum genellikle toprak veya ağaç dallarından inşa edilen tek odalı evlerde sürdürüyorlar. En iyi yemekleri ise ‘milet’ adı verilen mısır köküne benzer bir bitki.

Fakirliğine rağmen Afrika’nın en güvenilir ülkelerinden biri Nijer. Sıradan hırsızlıklara bile halkın tahammülü yok. Yüzde 20’lik orta kesim küçük esnaf ve memur ailelerinden oluşuyor. Yüzde 10’luk bölüm ise çok zengin. Başkent Niamey’in çoğu toprak sokaklarında Porche ve Ferrari gibi lüks arabalar görmek mümkün.

OSMANLI’NIN NİJER ÇÖLLERİNDEKİ TÜRK KÖYÜ

Dünyanın üçüncü büyük uranyum rezervine sahip Nijer’de, yakın zamana kadar madenleri sadece Fransızlar işletmiş. Son dönemde ise ABD ile Çin piyasaya girmiş. Avrupalı ülkeleri de açtıkları yüzlerce misyoner okulu ile varlıklarını gösteriyor ülkede. Tarihî bağlara rağmen Türkiye’nin Nijer’e girmede geç kaldığı görülüyor.

Adnan Alkış, Osmanlı’nın başkent Niamey’in 700 kilometre kuzeyindeki Agadez şehrine temsilciler gönderdiğini, hatta o bölgede kurulan bir Türk köyünün bugün bile varlığını koruduğunu anlatıyor. Bu bölgedeki camilerde bugün bile Osmanlı sultanları adına cuma hutbeleri okunduğunu belirtiyor: “Ecdat, Nijer’in kuzey üst bölgelerine kadar gelebilmiş. Çölün ortasındaki Agadez şehrine gelen bu temsilci, oraya yerleşmiş. Halk onu daha sonra manevi önder olarak görmeye başlamış. O bölgede kurulan Türk köyü hâlâ varlığını sürdürüyor. Ellerinde şecereleri bulunan sultanlar bugün de itibar görüyor. Osmanlı’dan ötürü Türkiye’yi de biliyorlar.”

Osmanlı’nın ardından bu çöl ülkesine gelen Türk öğretmenler de sıcak karşılanmış. Diğer beyazlardan farklı olarak bu öğretmenlerin evlerini ziyaret etmeleri, kendilerine sarılmaları Nijerlileri mest etmiş. İtimadın bir göstergesi olarak başta cumhurbaşkanı olmak üzere birçok üst düzey yetkili çocuklarını Bedir Türk Okulları’na göndermiş. Millî Eğitim Bakanı her yerde Bedir Türk Okulları’nı örnek göstermiş.

TÜRK OKULLARI MİSYONERLERİN ETKİSİNİ KIRIYOR

5 yıl gibi kısa sürede okulların sayısı 4’e, yurtların sayısı da biri kız diğeri erkek olmak üzere 2’ye yükselir. Ancak “ilk” okulun açılması hiç de kolay olmaz. Komşu Nijerya’daki Türk okullarında çalışan bir Türk öğretmen Nijer’de de okul açılabileceğini düşünür. Nijer’e geçerek önce Fransızca kursuna kaydolur. Bu sırada okul açabilmek için yerel girişimciler arar. Dil kursundaki Fransızca hocası ona destek olur. Bir yıl gibi kısa sürede ilk Türk okulu başkentte açılır. İlk yıl 40 öğrenciye eğitim verilir. Bugünlerde ise anaokulu, ilkokul, ortaokul ve lise olmak üzere toplam 4 okulda 635 öğrenci, 11’i Türk, toplam 70 öğretmen tarafından eğitiliyor.

Okul ve yurtlar tam kapasite ile çalışıyor. Adnan Alkış, bu büyük ilgiyi iki hususa bağlıyor: “Birincisi biz onlar için çok güveniliriz. İkincisi ise Fransızcanın yanı sıra İngilizce, Türkçe ve Arapça öğretiyoruz. Öğrencilerimiz mezun olduğunda 4-5 dili konuşabiliyor. Bu ülke şartlarında çok önemli bir kazanç. Ancak mevcut binalarımız ihtiyaca cevap vermiyor. Daha fazla okula ihtiyaç var.”

Sadece başkent Niamey’de, aralarında yaklaşık bir asırdır hizmet verenler de dâhil 300 misyoner okulunun bulunduğu düşünüldüğünde Alkış’ın sözleri daha bir anlam kazanıyor. Avrupa ülkelerinin yanı sıra ABD, Kanada, İran ve değişik Arap ülkeleri de okul açmış Nijer’de. 70 yıldır faaliyet gösteren Fransız kız koleji mezunları devlette önemli mevkilere gelmiş. Nijerliler Bedir Okulları’nın açılmasını sevinçle karşılamış. Çocuklarını Avrupalı okullara vermek istemeyen bazı aileler, çocuklarının kaydını Türk okullarına aldırmış. Okulu incelemeye gelen bir üst düzey yetkili hissiyatını Adnan Alkış’a şöyle ifade etmiş: “Bize gelecek yüzlerce milyon dolar yardımdan ziyade ülkemize açtığınız Bedir Okulları daha evladır. İyi ki bu okulları açtınız.”

ÜÇÜNCÜ NESİL TÜRKLER NİAMEY KÜTÜĞÜNE KAYDOLUYOR

Çöl ikliminden dolayı yer yer 55-60 dereceyi bulan sıcaklarda ders anlatmak güç olsa da Türk öğretmenler azimle vazifelerini sürdürüyor. Dersleri sıkı tutuyorlar. Bundan dolayı okullar hem ulusal hem de uluslararası yarışmalarda başarılı oluyor. Bu yıl ABD ve Rusya’daki olimpiyatlardan madalya ile dönen Türk Okulları ülkede günlerce takdirle konuşulmuş. Türk Okulları Genel Müdürü Alkış, fiziki ve manevi zorluklara rağmen Türk öğretmenlerin geri dönmeyi düşünmediğini aktarıyor. Hatta Nijer’de doğan çocuklarını bu ülke nüfusuna kaydettiriyorlar. Nijer-Türkiye arasında bir köprü vazifesi üstlenen Türk okulları sadece eğitimle de sınırlandırmamış faaliyetlerini. Türkiye’deki yardım kuruluşlarını bölgeye çeken okullar, Nijer halkı için kalıcı yardım projeleri yürütüyor. Okulların son dönemde giriştiği önemli projelerden biri de su kuyuları.

10 BİN DOLARA AÇILAN 60 YILLIK HÂSANE KUYULARI

Susuzluk da eğitim gibi Nijerlilerin en büyük sorunlarından biri. Sadece içme değil, kullanma suyunda da ciddi sıkıntı yaşanıyor. Suyun değeri en iyi burada anlaşılıyor. Köylerde su imkânı olup olmadığı çocukların üst başlarından anlaşılıyor. Su bulunan köylerdeki hayvanların bile daha farklı olduğu görülüyor. Çoğu Nijerli her gün 10-15 litre su için yaklaşık 20 kilometre yol katediyor. Yolculuğun sonunda elde edilen su ise ya kirli gölet suyu veya yağmur birikintileri oluyor. Hayvanların da serinlemek için kullandığı bu suları evlerine taşıyan Nijerliler salgın hastalıklardan kurtulamıyor. Hastalık saçan sular ülkeyi çocuk ölümlerinde de ilk sıraya taşıyor. Aslında ülke yeraltı su kaynakları bakımından zengin; ama halkın bu suları yeryüzüne çıkarabilme imkânı yok.

Acı tablo karşısında kayıtsız kalamayan Türk okulları ile Kimse Yok mu Derneği, ülkedeki susuzluğa bir nebze de olsa çare olabilmek için Mart ayında ‘su kuyuları açma projesi’ başlatır. Genel Müdür Adnan Alkış’ın talebi doğrultusunda bölgeye giderek jeolojik incelemelerde bulunan Kimse Yok mu Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Ferhan Merter başkanlığındaki ekip, çoğu bölgede 30-40 metre derinlikte suya ulaşıldığını tespit eder. Suyun yeryüzüne bu kadar yakın mesafede çıkması maliyeti düşürdüğü için ekibi sevindirir.

‘BİZDE HER GÜN TSUNAMİ’

Su kuyuları aç projesi hakkında bilgi veren Merter, Türk okullarının da desteği ile 3 ay gibi kısa bir sürede 35 ayrı beldeye açılan kuyularla suya kavuşturduklarını söylüyor. Yılsonuna kadar da 15 farklı bölgedeki kuyu çalışmalarını bitirmeyi hedeflediklerini belirtiyor. Elle kazılarak açılan bu kuyulara ‘Keson kuyu’ adı veriliyor. Teknik destek gerekmemesi ve kullanımın kolay olması nedeniyle halk genelde Keson kuyuları tercih ediyor. Zeminin kum olması kuyu açma süresini uzatıyor ama 2-3 ayda tamamlanıyor, 8-9 bin dolara mal oluyor. Bölgenin zeminine göre 25-40 metrede temiz suya ulaşılıyor. Sondaj tipi kuyular ise en az 20 bin dolara mal oluyor. Açılan kuyular en az 60 yıl ihtiyaca cevap verebiliyor.

Türk ekipleri kuyu açmak için girdiği köylerde âdeta bayram coşkusuyla karşılanıyor. Kuyu için vurulan ilk kazmayla birlikte herkesin pürtelaş kendilerine şükran duygularını ifade etme yarışına girdiğini söylüyor Merter: “Kuyu için ilk kazma vurulduğunda Nijerliler sevinç gözyaşlarıyla bildikleri bütün duaları bir çırpıda bizim için okumaya başlıyor. İlk suyun çıkışı ve kovalara doldurularak evlere telaş içinde taşınması bizi de gözyaşlarına boğuyor. Kendinizi dünyanın en şanslı insanları olarak hissediyorsunuz. Su Kaynakları ve Çevre Bakanı Tassiou Aminou, “Tsunami Endonezya’yı bir kez vurdu, bizi her gün vuruyor.” diyor. Gerçekten Nijerlilerin her gün felakette olduğunu, her gün aç, susuz olduğunu gözlerimle gördüm. Bu açıdan kuyular onlara için bir can hükmünde.”

Gelen yoğun talep karşısında daha fazla kuyunun açılması gerektiğini düşünen Türk yetkililer, Türkiye’de başlatılan yardım kampanyasına hız verdi. Bu kuruluşlara ek olarak Başbakanlığa bağlı TİKA ile İnsani Yardım Vakfı (İHH) ve Deniz Feneri de Nijer’in farklı bölgelerinde su kuyuları açıyor.

EVLENEMEYENLERE PARA, İŞSİZE MAKİNE YARDIMI

Anadolu insanının desteğini arkasına alan Türk okulları Nijerlilere daha birçok alanda yardım elini uzatıyor. Gıda ve giyim yardımlarının yanı sıra sanatkâr işsizlere makine alınıyor, imkânsızlıktan dolayı evlenmeyen çiftlere de para yardımı yapılıyor. Engelli sandalyelerle de, eve kapanan Nijerliler yeniden topluma kazandırılıyor. Daha çok kalıcı ve gelecek vadeden projeleri ‘balık vermek yerine balık tutmayı öğretme’ deyimiyle açıklıyor Adnan Alkış. Türk okullarının ‘yetim’ hissiyatı içinde olan Nijer halkını yüreklendirmeye çalıştıklarını vurguluyor: “Biz uzun soluklu, ülkenin geleceği adına pozitif etkiler oluşturacak projelere ağırlık veriyoruz. Başta eğitim kurumları olmazsa olmazlardan. Çünkü cesareti kırılmış, ümidini yitirmiş kişilerin üzerine hiçbir şey eklemek mümkün olmuyor. Biz Nijerlilerin yere eğilen yüzlerini kaldırmaya çabalıyoruz.”

TUSKON NİJER’E UZANDI

Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu da (TUSKON) Nijer’de aktif projeler yürütüyor. TUSKON’un başlattığı diyalog girişimleriyle 2 yıl içinde ciddi iş bağlantıları kurulur. Bakanlar seviyesinde ziyaretler ile karşılıklı imkânların masaya yatırıldığı toplantılar ticaret hacmini daha da artırır. Nijer’den bu sene TUSKON zirvesiyle Türkiye’ye gelen 22 iş adamından bağlantı kurmadan ülkeye geri dönen olmaz. Hatta hemen malını konteynırını yükleyip Nijer’e gönderir birkaç iş adamı. Türkiye’de gördükleri misafirperverlik ve ilgi karşısında gözyaşlarını tutamayanlar da olur.

Mesut ÇEVİKALP
14.07.2008-Çarşamba/Aksiyon Dergisi

Konu Nurettin Önalan tarafından (07-16-2008 Saat 07:27 PM ) değiştirilmiştir..
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08-21-2008, 02:08 PM   #2
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.500
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: İnsanlık Gündemi

Bir şairin ölümü
Arap dili bir kez daha ait olduğu yüksekliğe, gökyüzüne çekildi. Mahmud Derviş öldü. Filistin'in, Arap dilinin en önemli şairlerinden Derviş geçtiğimiz günlerde kalbinin topraklarına gömülmek için döndü.

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, Derviş'in ölümünü şöyle duyurdu: Filistin'in yıldızı artık yok... Filistin'in binyıllardan derlediği yıldız gökyüzünden ait olduğu derinliğe kayıp gitti. Bir ülke bir şairi varsa asla yalnız değildir. En yetim ülke dahi, ki o Filistin'dir, bir şair yetiştirdiğinde kâinat olur. Çünkü bir ülkeyi, bir toprağı zihinlerde var kılacak olan dilidir. O dilin sesleri, duygusudur. O sesi dillendiren, o kelimeleri göksel bir yüksekliğe taşıyıp varlığına kavuşturan sanattır bir ülkeyi öncelikle var edecek olan. O ülke için çizilen sınırlar ya da bayraklar değil. Bir aşk gibi gönüllerdeki varlığını tamamlamayan ülkeler sınırları, bayrakları olsa da eksiktir. Miracın toprakları, miracın dili Arapça yaşadığı bu son kavuşmayla bir hesabı daha kapattı. Kim bilir belki de açtı bir hesabı. Bilemeyiz... Biz faniler nereden bileceğiz Filistin'in yıldızına o sonsuzluk içinde ne gösterilecek, ne bağışlanacak, yeryüzünde ondan esirgenmiş olan. Filistin'in şairi huzura vardığında onun yorgun, yorulmuş kalbine sorulacak olan yaşadığı hayat mı olacak sadece? Ya Filistin'in acıları? Filistin'in büyük acısı şairinden sorulmayacaksa kimden sorulacak?

Şiirini var eden çocukluğun, sürgünün ve her şeye rağmen vazgeçilmeyen toprağın kederini hayattayken bu kadar iyi taşımış bir şairin ölümü de ülkesi için bir işaret olmalı. Yakın tanıyan biri, Derviş'in Ramallah'taki evini anlatmıştı. İşgal altındaki Ramallah'ta bir evi olduğunu, Amman'daki evindense Ramallah'ta rahat ettiğini, inatla orada yaşamak, kalmak istediğini. Hakikat böyle bir şey işte... Filistin'in ünlü şairi olarak size kapılarını açabilecek onca ülke onca şehir varken siz Ramallah'ın acılarını seçersiniz. Amman'da rahat edeceğiniz bir eviniz olduğu halde dönüp dolaşıp sefalet içindeki Ramallah'a gelirsiniz. Mahmud Derviş bunu seçtiği için büyük bir şairdi. Çünkü şiir yalan kaldırmaz. Çünkü şiir cam gibi temiz bir kalp ister. Filistin büyük acıların, sonsuz yasların ülkesiyse, o toprakların yıldızı olan şairden o büyük acıda yanmak beklenir.

Bir ülkenin kaderi için yas tuttu

Mahmud Derviş kalbini döve döve tanıklık ettiği Filistin gerçeğinden süzdüğü şiirlerle bir kimlik yarattı. Bir Filistinlilik bilincinden söz ediyorsak eğer, bu bilincin oluşmasına yaşanan acılar kadar, Derviş'in şiiri de katkı sunmuştur. Ben sanatın görünmez büyük gücüne inanırım. Bir ülkenin, bir halkın var olma çabasında kat edilen siyasi mücadele sanatla taçlanmıyorsa menzile ermeyecektir. Bu yüzden büyük şairler, büyük sanatçılar yetiştirmiş halklar sınırları, bayrakları olmasa, hakları teslim edilmese de insanlığın aynasında bir vicdan gibi parlarlar. Tıpkı Filistin gibi... Her daim... Mahmud Derviş, şiirin hayatla, varlıkla kurduğu bağın siyasetin işaret ettiğinden daha derinlerde olduğunu erken kavramış bir şairdi. Halkının yaşadığı, tarih boyunca ait olduğu toprakların kaderini sınırların ötesinde algılaması bu yüzdendi. Mahmud Derviş'in sadece Filistin'in değil, İsrail'in kaderi için de yas tutmadığını kimse söyleyemez. Çünkü bir toprağın yası bölünerek taşınmaz. Bir toprağın, bir ülkenin yası zaman boyunca birikmiş, biriktirilmiş tüm acılar sahiplenildiğinde hakkıyla yaşanmış olur.

Derviş'in en sevdiği şairin İbranicede yazan Yehuda Amichai olması başka neyle açıklanır? Cenin kampını anlatan bir belgeselde konuşan küçük bir kızın feryadını hatırlıyorum, 'Bizi öldürerek yok edemezsiniz, bizi her gün daha fazla öldürerek yok edemezsiniz. Ben dokuz yaşındayım ama bir kadın olduğumda Filistin için çocuklar doğuracağım, çocuklar doğuracağız hepimiz.' diyen bir kız çocuğunun sesini. Filistin'in bedeni, varlığı olacak çocuklar yetiştirmek isteyen o kız çocuğun can yakan isyanı aslında her şeyi özetliyor. Filistin bir ülke değil, bir bedendir. Filistin bir ruhtur. Filistinli olmak bir ülkeye ait olmaktan çok yas içindeki o ruha ait olmak demektir. Filistinli olmak o acı bilincinde varlık bulmaktır. Edward Said'in Filistinli çocuklarla İsrail askerlerine taş attığı o fotoğraftan daha güzel bir fotoğraf bilmiyorum ben. Said üzerinde döneminin, sınıfının, Mısırlı aidiyetinin zarafetini taşıyan ceketiyle eğilmiş taş atarken Filistinli olmak bilincinin bedenleşmesinin ikonunu yaratıyordu. Tıpkı Derviş'in kimlik adını verdiği o yalın şiiri gibi, sınırı geçerken askere 'yaz, evet Arap'ım ben' diyen... Bir kimlik, bir bedene dönüştüğünde onu yok edecek olan ne güç ne de zorbalıktır artık. Onun karşısında bir vicdan, bir haklılık yaratmadığınız sürece o kimliği yeryüzünden süremezsiniz. Filistin'de olan, o bedenleşmiş acının ölümsüzlüğe eşlediği ruhtur. Filistin'in bir ülke olduğunu kim söyleyebilir? Filistin acıdan dövülerek taşlaşmış bir kalptir. Filistinli olmak bilincini, o ruha ait olmayı tüm dünyaya gösteren Mahmud Derviş o küçük kızın saf duygularıyla hayal ettiği çocukları şiirinde var etmişti. Dokuz çocuğu olan bir Filistinliyi anlattığı şiiri, yok olmak dışında bir seçenek sunulmayan halkının şiddetli var olma isteğini anlatıyordu. Sözün bittiği yerde, aklın hükmünün geçmediği cinnet ülkesinde var olan şiir de elbette toprağına, insanına benzerdi. Derviş'in şiirini sadece Filistin için değil, Arap dili için de özel kılan, o cinnetin sözle aşılmış olmasıdır. Mahmud Derviş eline hiç silah almamış bir Filistinliydi. Kimseyi öldürmemişti. Ama yarattığı şiirin Filistin davasına katkısını bugün şiddetle bir iktidar kurmuş olanlar dahi sorgulayamazlar. Mahmud Derviş, şiddet olan topraklarda hep aşktan ve bilmediğimiz bir var oluşun hakikatinden söz etmek istedi. Sahip olduğu tek güç diliydi. Diliyle ülkesini var etti. Çünkü şairler insanın gerçek yurdunun söz olduğunu bilirler. Sonsuz ülke odur çünkü. Bu yüzden belki de, 'Filistin'in yıldızı artık yok' diyen bir devlet başkanının samimi acısından dünyaya yansıyan Filistin'in yalnızlığı değildir sadece. Filistinli olmak bilincini taçlandırmış dizelerin kalbi durduğunda, olan Arapçanın göğe yükselmesiydi. Çünkü bir şair öldüğünde bir dil gökyüzüne yükselir... Duyduğumuz harflerin yükselişidir, yas ve keder olan gönüllerde...

BEJAN MATUR
19 Ağustos 2008, Salı/Zaman
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08-24-2008, 01:19 AM   #3
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.500
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: İnsanlık Gündemi

SAMİ USLU
s.uslu@zaman.com.tr Ekonomi
Küresel kriz değil, küresel üçkâğıtçılık

Global finans krizinin daha başında sahtekarlık vardı. Kâr üzerinden prim alan CEO'lar işsiz güçsüz, parasız on binlerce insana mortgage kredisi vererek primlere kondu.
Aslında, ahlaki zaaf gösterenler arasında, hiçbir işi, geliri ve bir kenarda birikmiş parası olmadığı halde, kocaman rakamlı kredi mukavelelerine imza atan sözde müşterileri de saymak gerekir.

Temmuz 2007'de patlak verdiği sanılan mortgage krizi aslında daha önce başlamış, ancak muhasebe oyunlarıyla tam iki yıl kamuoyu ve basından gizlenmişti. Daha da vahimi, rezalet denetleme şirketlerinin raporlarına yansımadı. Güya bunların görev ve fonksiyonu, yatırımcıyla borçlanan kurumlar arasında sağlam bir köprü kurmaktı. Denetleme firmaları mesela Türkiye'nin kredibilitesini değerlendirirken, eskiden beri müthiş bir titizlik gösterir ve borca sadakat bakımından eşsiz bir ülke olmamıza rağmen bizi daima riskli ülkeler kategorisinde gösterir. Tuhaftır ki, aynı keskin denetleyiciler banka portföylerinden taşan batak mortgage işlemlerini bir türlü tespit edememiş! Artık, bu firmalara ve verdikleri notlara inanmak, güvenmek, onları ciddiye almak mümkün mü? Bizdeki popüler bir tekerlemeyle, et de kokmuş, tuz da.

Rezalet devletin bu işle ilgili ajanı olan (bizdeki SPK benzeri) SEC'ten de gizlenebildi. Bu arada finans piyasalarının temel yasası ve bir ahlaki zorunluluk olan şeffaflık nosyonu yerlerde süründü. Sisteme güvenen binlerce birey ve merkez bankaları dahil, dünyanın dört bir yanındaki büyük finans kuruluşları alenen, planlı şekilde ve sürekli olarak aldatıldı. Paraları ellerinden ve kasalarından hiç acımadan gasp edilerek alındı. Batan mortgage kredileri için subprime, yani standart altı deyimi icat edildi. Halbuki, verildikleri tarihte yatırımcılara asla subprime diye bir deyim telaffuz edilmemişti. Zaten standart altı kredi denseydi, hangi yatırımcı parasını bunlara yatırırdı ve hangi banka, ben çürük krediler verdim, yatırımcılar buyursun batacak kredilerle desteklenen tahvillerimi satın alsın diyebilirdi?

Global kriz çıktığı günden beri, artık krizin en kötü bölümünün atlatıldığı ve toparlanmanın çok yakında başlayacağı fikri uluslararası ticaret ve yatırım bankaları tarafından piyasaya ısrarla pompalandı. Böylece, yeni yatırımcıların saadet zincirine katılması ve krizin müsebbibi olan kreditör bankaların faturayı mortgage tahvilli hamillerine ciro edebilmesi hedeflendi. Yani, yalanı silah olarak kullanıp, en aleni ve fütursuz şekilde mevcutlara yeni kurbanlar eklenmek istendi. Bize has zannettiğimiz 'Memleketin enayisi bitmez' yaklaşımının küresel çapta uygulamasını gördük, görüyoruz.

'Kriz bitti, bitiyor' balonunu son patlatan, Merrill Lynch'in başına gelenler oldu. Bankanın yeni tayin edilen CEO'su göreve gelir gelmez mortgage kredileriyle ilgili büyük meblağları zarar yazdı. Hemen arkasından yatırımcılara ısrarla ve defalarca bankasının artık bütün sorunlarını geride bıraktığını söyledi. Ancak, geçen pazartesi günü bu CEO'nun Merrill'in mortgage bağlantılı büyük bir portföyü satacağını ilan etmesiyle piyasalar şok geçirdi. Çünkü sayın CEO'nun daha önceki sözlerinin tamamen uydurma olduğu ortaya çıktı. Demek ki, banka sorunlarını geride bırakmış filan değildi. Sonra, bir ay önce CEO'nun 31 milyar dolar ettiğini söylediği finansal varlık 7 milyar dolara satılabildi.

Yalan sözler, uçurulan balonlar, kandırıcı beyanatlar, tutmak değil, tutmamak için verilen vaatler hâlâ devam ederken, dünyanın 100 büyük finansal kuruluşunun batak kredilerden dolayı uğradığı zarar 472 milyar doları buldu. Bu rakamın çok daha büyüyeceği kesinleşmiş durumda. Ama, asıl kötüsü, üçkağıtçılık global finansal sistemin ayrılmaz parçası haline geldi. Bu gidişle, finansta kriz hiç bitmez. Çünkü ahlaksızlığın bizzat kendisi bir krizdir ve etik dışı yollarla yürütülen her iş mutlaka kriz üretecektir.


23 Ağustos 2008, Cumartesi
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-07-2008, 03:12 PM   #4
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.500
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: İnsanlık Gündemi

'Amacımız Ermenistan ile diyalog iklimi oluşturmak'

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Türkiye-Ermenistan milli maçının ortaya çıkardığı fırsatla Ermenistan'a gerçekleştirdiği ziyaretin iki ülke ilişkilerindeki sorunların giderilmesi ve diyalog sürecinin başlamasına vesile olmasını beklediğini söyledi.
Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan'ın da aynı temennilerde bulunduğunu anlatan Gül, Dünya Kupası grup elemeleri kuralarında Türkiye ile Ermenistan'ın aynı gruba düşmesinin bu temennilerin gerçekleşmesi için fırsat doğurduğunu kaydetti. Gül, ''tarihi'' olarak nitelendirilen Ermenistan ziyaretiyle ilgili Erivan'a giderken ''ANA'' uçağında gazetecilerle sohbet etti. Cumhurbaşkanı Gül, Ermenistan ziyaretine karar verme sürecini şöyle anlattı: "Ermenistan cumhurbaşkanına görevine yeni seçildiğinden kutlama mesajı göndermiştim. O da o mesaja güzel bir cevap vermişti. Sonra maça davet etti. Bizim için de bir fırsata dönüştü." Yapılan ziyaretten iki büyük beklentileri olduğunu kaydeden Cumhurbaşkanı Gül, bunlardan birinin Kafkasya İşbirliği ve İstikrar Platformu'na zemin hazırlamak diğerinin de Türkiye ile Ermenistan arasında diyalog başlatacak bir iklim oluşturmak olduğunu aktardı. "Bu iklimi oluşturursak problemler ortadan kalkabilir. Bugünkü dünyada gayet ölçülü ve bilinçli bir şekilde aktif olacaksınız. Türkiye büyük bir ülke ve bölgesinin en önemli ülkesi." diye konuştu. Ermenistan'a somut bir teklifle gitmediğini de vurgulayan Gül, ''Ben Ermenistan'a risk alıp herhangi bir anlaşma yapmaya, herhangi bir teklifte bulunmaya gitmiyorum'' dedi. ''Sorunlar önümüze geldiğinde 'uğraşıp yıpranırız' deyip, süpürüp kapının arkasına koyma siyasetini izlemeyeceğim'' diyen Gül, sorunların durdukça kronikleştiğini sözlerine ekledi.

Ekrem Dumanlı
07 Eylül 2008, Pazar/Zaman
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-09-2008, 03:01 PM   #5
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.500
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: İnsanlık Gündemi

Üzücü bir durum
İnsan elbette üzülüyor. Milyarlarca dolara hükmeden bir işadamı, ülkenin en büyük medya patronu olacaksınız ve yalnızları oynayacaksınız. İktidarla kavganızda ailenizin fertleriyle ekmeğini sizden kazananlar dışında kimse arkanızda olmayacak. Eskiden yanınızda çalışmış, maaşlarını ödedikleriniz bile, iş iddialarınız eşliğinde 'sözüne güvenilir' olmanıza geldiğinde, kişiliğinize tanıklık etmeye zorlanacak ve çoğu aleyhinize konuşacak...

Üzücü bir durum gerçekten. İnsanoğlu böyledir: Keşke daha az param, daha fazla dostum ve itibarım olsun diye düşünür.

Medya ile iktidar arasında sürtüşme ilk kez yaşanmıyor ülkemizde; Aydın Doğan'ın sandığının aksine dünyada da bu iki kuvvet zaman zaman çatışma haline geliyor. Ancak bizi dünyadan koparan önemli bir gerçek var: İki kuvvet arasındaki çatışma bizde sürekli 'menfaat' ile irtibatlı oluyor. Medya patronlarının, eğer başka alanlarda da yatırımları varsa, iktidardan talepleri hiç bitmiyor; iktidar sahipleri anlaşılabilir sebeplerle ses çıkarmadıkları ve mümkün olduğunca suyundan gittikleri medya patronlarıyla, gün geliyor, kavganın içine girmek zorunda kalıyorlar.

Kavgada grup gazetelerinde patronlarının haklı olduğuna dair çıkan yazılara bakın; konu sürekli basın özgürlüğüne tecavüz noktasına taşınıyor. Bu son kavgada 'basın özgürlüğü' kavramını akla düşürecek en küçük bir nokta bile yok oysa. Tam tersine, patronlarının girdiği kavgaya gönüllü yazılan yazarların yazdıklarına ve patronun sanki yayınlardan kendisi sorumluymuş gibi kendini sunan ekran tavrına bakılırsa, 'basın özgürlüğü' grup gazetelerinde 'patron sözcülüğü' gibi anlaşılıyor demektir.

Basın özgürlüğü yalnız iktidara karşı mı korunma altında olmalı sanılıyor yoksa?

Türkiye geçmişte şimdi yaşanana benzer kavgalarla çok hız kaybetmişti. Ülke fakirleşti, patronlar ise zenginleşti. Sonradan el konulan bankaların önemli bir bölümünün sahiplerinin medya patronu veya medya patronluğuna hevesli kişiler olması hiç şaşırtıcı değil. Elindeki medya gücünü istemediği iktidarı zayıflatıp yerine istediği politikacıları getirerek kullanan patronlar, bunu başardıklarında, faturayı, kendi elleriyle iktidara taşıdıkları politikacılara dayattılar.

Bakanlar Kurulu'nun evinde oluşturulduğu, iktidarlara en yakınlarından milletvekili ve bakan ödünç vermiş medya patronları olduğu biliniyor. Görev tanımı içerisine 'patronun iktidar ve bürokrasiyle işlerini takip etmek' de giren yayın yönetmenleri var; daha önceki medya kavgaları sırasında ortalığa dökülen ses kayıtlarında konuşanlardan hangisinin gazeteci, hangisinin bakan olduğu ilk elde pek anlaşılmayan bir ahbap çavuş ilişkisi sırıtıyordu.

Bunlar herkesin bildiği şeyler. Bir de meraklısının, ya da iktidar sahiplerinin bildiği henüz kamuoyuna mal olmamış gerçekler var.

Bu sebeple, patronun “Ben tarafsız ve yansız medyayım” sözü havada kalıyor, kös dinleniyor. Bu iddianın sahibine yönelik iddia ve ithamlar ise, bilen-bilmeyen tarafından, iddia ve ithamların sahiplerine puan kazandırıyor.

Koskoca medya patronu yalnızca maaşını ödedikleri tarafından savunuluyor. Bu da, patronlarını savunanların itibarını zedelediği gibi sadece maaşlı kalemleri tarafından savunulan patron adına da hiç inandırıcı olmuyor.

Yanındakiler “Yine biz kazanacağız” çığlıkları atıyorlar, ama eski dönemde yaşananlarla bugünkü kavga arasında Aydın Doğan'ı endişelere gark etmesi gereken büyük farklar var: Sadece Tayyip Erdoğan'ın mücadeleci kişiliğinin önceki politikacılara benzemezliği değil kast ettiğim; Ak Parti iktidarı da halktaki desteği açısından eskinin bölük-pörçük iktidarlarına benzemiyor, ayrıca siyasetin ve siyasilerin gücünün arttığı bir dönemden geçtiğimiz de kesin.

İnsan üzülüyor.
Fehmi Koru
09 Eylül 2008 Salı/Yeni Şafak
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-14-2008, 12:51 AM   #6
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.500
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: İnsanlık Gündemi

Dini dışlamayan bir laiklik istediler
Fransa'da dün "tarih tersine dönüyor'' dedirten bir gelişme yaşandı. Avrupa'da laikliği en katı yorumuyla uygulayan ve bu nedenle özellikle son bir asırda sürekli Katolik Kilisesi'nin hedefinde yer alan Fransa, artık Vatikan'ın katı laiklik karşıtı mücadelesine en büyük desteği veriyor.

Katolik aleminin dini lideri Papa 16. Benedict'i Elysee Sarayı'nda kabul eden Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, din-devlet ayrımı konusunda ülkesinde tartışmalara yol açan çıkışını sürdürerek "olumlu bir laiklik" istediğini söyledi.

Dün, Elysee Sarayı'na davet edilen 700 civarında entelektüel, siyasetçi, sanatçı ve din temsilcileri önünde Papa ile birlikte bir konuşma yapan Sarkozy, dinlerden "yoksun kalmanın delilik olacağını" belirterek, "bu yüzden saygı gösteren, bir araya getiren, diyalog kuran; dışlamayan ve ayıplamayan bir laikliğe davet ettiğini" ifade etti. "Maneviyat arayışının demokrasi için bir tehlike olmadığını" ve "demokrasinin dinlerle diyalog kurmasının meşru olduğunu" vurgulayan Fransız lider, ortaya attığı "pozitif laiklik" anlayaşını, "Açık bir laiklik, diyaloğa ve hoşgörüye davet. Bir şans, bir nefes, kamu tartışmasına verilen ek bir boyut." ifadeleriyle nitelendirdi. Papa 16. Benedict de Sarkozy'e destek vererek, "laikliğin önemi ve gerçek anlamı hakkında yeni bir düşüncenin gerekli hale geldiğini" söyledi. Konuşmasında, dinlerin toplumlara yapabileceği katkıya vurgu yapan Papa, Fransa'daki laik cepheyi teskin etmek için "din ve devlet arasındaki ayrım üzerinde durmanın" önemine işaret etti. Papa, Paris'e gelirken uçakta gazetecilere yaptığı açıklamada da, "inancın siyaset, politikanın da din olmadığını" belirtmiş; fakat "bu iki alanın birbirine açık olması gerektiğini" söyledi. Katoliklerin ruhani lideri, tarihi referanslarla Fransızlara Hıristiyan köklerini hatırlatırken, Nicolas Sarkozy ise, "Hıristiyan köklerimizi üstleniyoruz." dedi. Papa, Fransa ile Katolik Kilisesi arasında "geçmişte var olan kuşkuların, serinkanlı ve olumlu bir diyaloğa dönüştüğünü" ifade etti. Ortaçağda "Kilisenin büyük kızı" olarak nitelendirilen Fransa, Fransız İhtilali ile başlayan laikleşme sürecinde Kilise'ye karşı çetin bir mücadeleye girişmişti. Üçüncü Cumhuriyet döneminde kızışan bu mücadele, laik ve dindar şeklinde "iki Fransa'nın savaşı" olarak adlandırılıyor. Öte yandan Papa'nın ziyareti, Sarkozy'nin daha önceki laiklik çıkışlarıyla gelişen din-devlet ilişkileri tartışmasını yeniden gündeme taşıdı. Bazı laik ve sol eğilimli kuruluşlar, Papa'nın "kamu parasıyla" ağırlanmasına tepki göstererek Sarkozy'yi laikliği ihlal etmekle suçladı. Sosyalist Parti senatörü Jean-Luc Melenchon, Le Monde gazetesinde yayınladığı makalesinde, Sarkozy ve 16. Benedict'in, Amerikalı Prof. Samuel Huntington'ın "medeniyetler çatışması" tezi çizgisinde yer aldığını savunarak, "Papa ve Sarkozy'nin Fransız toplumunu kurumsal olarak yeniden dinileştirme ortak stratejisi olduğunu" iddia etti. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, daha önce Roma ve Riyad'da dile getirdiği "Laiklik Fransa'yı Hıristiyan köklerinden koparamaz.", "Değerlerin aktarımında ve iyi ile kötünün ayrımının öğretilmesinde eğitimci hiçbir zaman papazın yerini alamaz.", "Tanrı ise esirleştirmez, hür kılar." gibi ifadeleriyle ülkesinde sert tartışmalara yol açmıştı. Dün, Fransa'daki Müslümanların temsilcileriyle de bir araya gelen Papa, pazartesi günü bu ülkeden ayrılacak.

Ali İhsan Aydın
13 Eylül 2008, Cumartesi/Zaman
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-15-2008, 01:44 PM   #7
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.500
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: İnsanlık Gündemi

Ordu halktan özür dilemeli: İşte 12 Eylül'ün zulüm envanteri


Nabi Yağcı 12 Eylül'ü değerlendirdi ve acı bilançoyu gözler önüne serdi. İşte Referans'taki yazı: Ordu halkan özür dilemeli



28 yıl öncesinin kâbusundan söz ediyorum. 12 Eylül askeri darbesinden yani. Bu askeri darbe ordu içinde bir cunta tarafından yapılmadı, bizzat Genelkurmay eliyle oldu; yani ordu 12 Eylül'ün sorumluluğunu bizzat taşıyor. Hitler faşizminden dolayı, bu faşizmle hiç ilgisi olmadığı halde günümüzde Alman hükümeti özür dilemişti. İşte bunun gibi bir şey, ordumuz 12 Eylül terörü nedeniyle halktan özür dilemelidir. Günümüzde 12 Eylül diktatörlüğünü savunabilen kimse yok. Bugün ordu üst kademesi postmodernizm de dâhil hemen her konuda konuşuyor. Peki demokrasi konusunda ordumuz ne düşünüyor? Örneğin 12 Eylül konusunda?

Önce sorumuzun meşruiyet temeli olan 12 Eylül mezaliminin tablosunu verelim. Resmi rakamları içeren aşağıdaki tablo 12 Eylül'ün her yıl dönümünde yorumlardan önce tekrar ve tekrar verilmeli:

50 kişi idam edildi/ 171 kişi işkenceden öldü. / 300 kişi kuşkulu şekilde öldü. /Cezaevlerinde 299 kişi öldü./ 16 kişi "kaçarken" vuruldu./ 95 kişi "çatışmada" öldü/14 kişi açlık grevinde öldü.

7 bin kişiye idam cezası istendi/ 517 kişiye idam cezası verildi.

98 bin 404 kişi "örgüt üyeliğinden" yargılandı.

650 bin kişi gözaltına alındı/ 1 milyon 683 bin kişi fişlendi / 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı/ 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı/ 30 bin kişi "mülteci" olarak yurtdışına gitti.

Diyarbakır Askeri Cezaevi faşist Hitler kampına dönüştürüldü.

Çocuk sayılabilecek yaşta bir gencimiz Erdal Eren mahkeme kararıyla yaşı büyütülerek idam edildi. Darbeci başı Orgeneral Kenan Evren " Asmayacaktık da besleyecek miydik" dedi.

Evet. Bu döküm mutlaka her yıl tekrarlanmalı, bıkıp usanmadan tekrarlanmalı. Ve bir de uyarı ekleyerek: "Ey okurum! Yukarıdaki rakamları hızla okuyarak geçme lütfen, rakamların hakkını vererek oku ve gözlerinin önüne bu insanların ailelerini, çocuklarını, eşlerini de getirerek oku."

Yalnızca sayıları alt alta toplasanız bile, bu kadarı bile şu soruyu sormaya yeterli olur: Bu denli büyük acıyı bu halka tattırmak için meşru ne gibi neden vardı? Yanıtı biliyoruz, "Anarşi vardı." Öyle mi?!!

Ve bir şey daha 12 Eylül'ün her yıl dönümünde tekrarlanmalı hep: Vicdan Mahkemesi. 12 Eylül'ün 28. Yıldönümü nedeniyle Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusunda bir sivil mahkeme kuruldu. Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve Milli Güvenlik Konseyi üyeleri yargılanmış. Prof. Dr. Ahmet İnsel ve Avukat Ergin Cinmen iki ayrı iddianame okumuşlar. 12 Eylül mağdurları tanıklık yapmış. Karar: Cuntacılar demokratik Türkiye için çalışma cezasına çarptırılmışlar ve savcılar yargılama için göreve çağrılmış. Bu karara ben olsam şunun da eklenmesini önerirdim: "Ordu halktan özür dilemelidir."

Şimdi artık 12 Eylül yorumuna gelebiliriz: İlk yorumu yine "Vicdan Mahkemesi" yapıyor. Mahkeme salonunda yargılama "Bir daha asla" pankartı altında yapılmış. Bilirsiniz, bu slogan Avrupa Birliği'nin kuruluş felsefesini anlatan slogandır, Avrupa'da Hitler faşizmi veya benzeri insan kıyımına ve savaşlara bir daha izin vermeyeceğiz anlamındadır. "Bir daha asla." Peki ama bizde nasıl olacak "Bir daha asla"?

Vicdan Mahkemesi'nin açılış konuşmasını yapan Avukat Fethiye Çetin, 12 Eylül'ün halen devam ettiğini söylüyor: "12 Eylül bugün 28 Şubat'larla, 27 Nisan'larla devam ediyor. 12 Eylül Şemdinli'yle, Uğur Kaymaz'larla, Hrant Dink'le, Rahip Santoro'yla, Malatya katliamıyla, parti kapatmalarla devam ediyor. Bu rejim, ne yazık ki, darbeci mekanizmaya her zaman ihtiyaç duyuyor. 12 Eylül'ü meydana getiren bu rejimle yüzleşemediğimiz için de bu süreç sonlanmıyor."

Vicdan Mahkemesi'nde tanık olarak konuşan ünlü yazarımız Adalet Ağaoğlu: "Darbecileri yargıladığımız anda ve Ergenekon'un dibine kadar gidildiği andan itibaren biz nelerin olduğunu anlayabileceğiz. 27 Mayıs 1960 öncesinde 'ordu gençlik el ele' siyaseti zihnimize dolduruldu. Cumhuriyet Kemalizm'i iyi olsaydı bu noktaya gelir miydik? Cumhuriyet devriminin raporları yalan söylemeseydi 'ordu gençlik el ele' demezdik." diyor ve yorum bahsini böylece özlü biçimde çerçeveliyor.

Ağaoğlu çok haklı, geçmişiyle hesaplaşamayanlar, hesaplaşmayı Kemalizm'e kadar götüremeyenler, AK Parti'yi bahane edip Ergenekon'a burun kıvıranlar 12 Eylül ile de hesaplaşamazlar.

Öylelerinin hesabı kendine ama söylenmesi gereken de söylenmeli artık: Ordu halktan özür dilemeli ya da 12 Eylül'ü açıkça savunmalı, ortası yok.

15 Eylül 2008, Pazartesi/Zaman
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-17-2008, 10:42 AM   #8
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.500
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: İnsanlık Gündemi

Rusya Meclisi'nde Gandi ve Gülen'in fikirleri tartışıldı
Kafkas krizi ve soğuk savaş söylemleri ile son günlerde sıkça gündeme gelen Rusya Parlamentosu Duma, önceki gün farklı bir toplantıya ev sahipliği yaptı.
Rusya Bilimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü ve Liberal Demokrat Parti'nin birlikte düzenledikleri konferansta, Hindistan'ın kurucusu Mahatma Gandi ile Türkiye'den Fethullah Gülen'in fikirleri tartışıldı. Öğrenciler, akademisyenler ve siyasilerin katıldığı toplantıda Şarkiyat Enstitüsü Direktörü Prof. Dr. Rostislav Ribakov, Rusya Medeniyeti Merkezi Direktörü İgor Çubais, öğretim görevlileri Valeri Kaşin, Feliks Yurlov, Yevgeniya Yurlova ve Diyalog Avrasya Platformu Rusya temsilcisi Ali Sami Yıldırım birer sunum yaptı. Başta Ribakov olmak üzere toplantıya katılan bilim adamları şiddeti dışlama konusunda Gandi ile Gülen'in fikirlerindeki benzerliklere dikkat çekti. Ribakov, "Gülen şiddete karşı durarak insanlığın yükselmesini istiyor. Günümüzde bu düşüncelere sahip bir entelektüelin olmasını önemsiyorum. Dünya bu düşünceleri sahiplenebilir." dedi. Rusların Gandi ve Gülen'i bilmemesinden yakınan Jirinovski de, gençlere konuşması için Gülen'i Moskova'ya davet etti. Da Platformu'ndan Yıldırım ise, 11 Eylül ve Beslan saldırıları üzerine Gülen'in verdiği tepkiyi hatırlattı: "Gülen, terörü insanlık suçu olarak görür. Ona göre bir insanı öldürmek insanlığı katletmektir."

Gandi'nin öğretilerinde şiddet kullanmadan 'gerçekte' ısrarcı olma vurgusu olduğunu belirten Şarkiyat Enstitüsü'nden Ribakov, Gana'dan Kvame Nkrumah, ABD'den Martin Luther King ve Fethullah Gülen'i bu ekolden isimler olarak saydı. Gülen-Gandi benzerliğinin sadece kendisine ait bir düşünce olmadığını, Batı bilim adamlarının birçoğunun bu konuda hemfikir olduğunu vurgulayan Ribakov, "Gülen insanlığın yeni yüksek seviyelere ulaşmasını istiyor. Bunun şiddete tam karşı durarak olgunlaşmasını istiyor. Ve bunu fikir düzeyinde insanların anlaması için çabalıyor. İşte bunlar Gülen'le Gandi'yi buluşturuyor. Elbette tam örtüşmeden bahsetmiyoruz." dedi. Günümüzde bu düşüncelere sahip bir entelektüelin olmasını çok önemsediğini ifade eden Rus bilim adamı, "Gülen'in düşünceleri artık Türkiye'nin dışına taştı. Tüm dünyanın sahiplenebileceği düşünceler." diye ekledi.

Söz konusu iki insanın fikirlerinin Rusya'da bilinmemesinden yakınan Vladimir Jirinovski ise, "Hindistan'da Goa turistik bölgesini ziyaret eden vatandaşlarımıza sorduğunuzda orada esrar satan barları bilir. 'Gandi'yi biliyor musunuz?' derseniz, maalesef bilmez. Türkiye için de aynısı geçerli. Entelektüellerimiz bile Fethullah Gülen'i tanımıyor. Türkiye ile ilgili turistik bölgeler haber olur. Olumsuz gelişmeler dile gelir. Ancak bize en çok faydası olacak filozof ve düşünürlerin fikirleri bize ulaşmıyor." ifadelerini kullandı.

Da Platformu Rusya temsilcisi Yıldırım da öğretilerinde katılık, aşırıcılık ve şiddete yer olmayan Gülen'in 11 Eylül ve Beslan saldırıları üzerine ilk tepkiyi veren İslam Alimi olduğunu söyledi. Yıldırım, "Gülen, terörü bir insanlık suçu olarak görür. Ona göre bir insanı öldürmek bütün insanlığı katletmek demektir." ifadelerini kullandı. Yıldırım'ın konuşmasının katılımcılar tarafından dikkatle dinlenmesi ve sonunda büyük alkış alması dikkat çekti.

Toplantıya katılan Rusya Devlet Ekonomi Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Leonid Sükyanin de Cihan Haber Ajansı'na yaptığı açıklamada, Gülen'le Gandi arasındaki şiddeti dışlama noktasında benzerlikler olduğu; ancak Gandi gibi Gülen'in siyaset adamı olmadığına vurgu yapan Sükyanin, "Gülen bir entelektüel. Düşünür, yazar ve toplum önderi. Eserlerinde siyasetin dışında olduğunu da vurguluyor. Şu farkı da görmek gerekiyor: Gandi içinde bulunduğu zaman ve toplumun sorunları için çözüm üretmişti. Günümüz dünyasının problemleri için de Gülen'in öğretisinde ve eserlerinde çözümler bulabiliriz." ifadelerini kullandı.

Sükyanin'e göre "iki lider de bulundukları zamanda var olan sorunları kendi geleneksel kültürlerinden yola çıkarak çözüm üretmiş. Gandi, Hinduizm'in binlerce yıllık geleneğine dayandı. Gülen de İslam dininin temel prensipleri prizmasından zamanımızın sorunlarına bakıyor. Ve sadece bu öğretilerle kalmıyor. Onları zamanımıza uygun bir şekilde, daha anlaşılır kılarak yorumluyor. İşte bu iki büyük insanı benzer kılıyor."

Dünyanın sahipleneceği düşünceler

Bilim adamları önceki gün Rus parlamentosunda partilerin grup toplantılarını yaptığı büyük salonda bir araya geldi. 'Çağdaş Dünya İçin Gandi'nin Önemi: Tarihi ve Sosyal Perspektif' başlığını taşıyan toplantıda, Fethullah Gülen'in fikirleri de, tüm dünyanın sahiplenebileceği düşünceler olarak anlatıldı.


Jirinovski, Gülen'i Moskova'ya davet etti

Rusya Şarkiyat Enstitüsü ile ortak bir oturum gerçekleştiren Rusya Liberal Demokrat Parti Başkanı Vladimir Jirinovski, Cihan Haber Ajansı'na yaptığı açıklamada, Fethullah Gülen'i Moskova'ya beklediklerini söyledi. Jirinovski, ''Fethullah Gülen'i Moskova'ya bekliyoruz. Buradan gençlerimize konuşsun. Kendisi Türkiye'nin manevi zenginliği. Bizde böyle kişiler yok. Bizde yazarlar var, kompozitörler var. Ancak dinî önderlerimiz yok. Bay Gülen de Gandi gibi çok iyi. Hiçbir inkılap ve devrim olmamalı. Gülen'in söylediği gibi ruh bakımından yumuşak olmalı ve akıllar fethedilmeli.'' dedi.

Türkiye'nin önerdiği 'Kafkas İşbirliği ve İstikrar Platformu'na tam destek verdiğini kaydeden Jirinovski, ''Kafkas ülkeleri bu sorunun çözümü için bir araya gelmeli. Birlikte bu sorun çözülebilir. Asırlardır biz bu bölgede yaşıyoruz. Başkalarının bu bölgeye gelmelerine gerek yok. Tarih içinde Rus-Türk orduları çok çarpıştı. Rusya, Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan da kendi aralarında sorunlar yaşadı. Ancak kendi sorunumuzu kendimiz çözebiliriz. Türkiye ile işbirliğimiz uzun zamandır devam ediyor.'' şeklinde konuştu.

Gürcistan ve Ukrayna'nın NATO üyeliklerinin gerçekleşmeyeceğini savunan Liberal Demokrat Parti lideri, ''Bu ihtimali çok zayıf görüyorum. Ancak gerçekleşirse bu, bölge için daha kötü olacak. ABD ve NATO bölgeye üsler kuracak, füze savunma sistemleri getirilecek. Bu, bölgede tansiyonu daha da yükseltecek.'' öngörüsünde bulundu. Bölgede kısa vadede artık başka bir savaş beklemediğine değinen Jirinovski, "Şimdi Tiflis ve Kiev artık Rusya'nın gücünü gördü. Artık bölgede başka savaş olmaz. Önümüzdeki dönemde sorunların daha barışçıl yollarla çözülebileceğine inanıyorum.'' açıklamasında bulundu.

AB'nin Türkiye'yi tam üye yapmayacağını kaydeden Jirinovski'ye göre Türkiye, Rusya ve İran bölgede büyük bir güç oluşturabilir.



Faruk Akkan - Yaşar Niyazbayev, Cihan
17 Eylül 2008, Çarşamba
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Kapalı


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 04:06 PM .

Valid XHTML 1.0 Transitional Powered by vBulletin® Version 3.7.2
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.2.0 ©2008, Crawlability, Inc. Style designer by Grafikeditör
Sitemizdeki Materyallerin Kaynak Belirtilmeden Başka Sitelerde Yayınlanması Yasaktır.
Sitemiz En İyi Internet Explorer 7, En Hızlı Mozilla Firefox +2.0 ve 1024x768 Ekran Çözünürlüğünden Görüntülenebilir.

İletişim - Kağızman Forumları, Kağızman, Kars - Arşiv - Yukarı git