vBulletin Tema Arşivi Sorunsuz Hosting
Gelişmiş Arama

Forum İmza Yazdıklarımız Pano Sanat Edebiyat Kars-Kağızman Facebook
 

Geri git   Kağızman Forumları, Kağızman, Kars Eğlence Hobiler


reklam

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 09-18-2008, 11:43 AM   #1
Süper Moderator
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Çiğli/İzmir
Yaş: 40
Mesajlar: 1.873
Tecrübe Puanı: 4
Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Brifingler Üzerine Yorumlar



Basın Konseyi... Bu da benden Genelkurmay’a brifing!

1980’li yılların sonu, 1990’lı yılların başı... O zamanlar Türkiye Gazetesi’nde çalışıyorum... Bugün “illegal” olarak vasıflandırdığımız Basın Konseyi de, “kuruluş günleri”ni yaşıyor... Ben ve bazı arkadaşlarım da; “rica”lar üzerine “Basın Konseyi ile Dayanışma Derneği”ne üye olduk... Hatta bazılarımız, “dernek yönetimi”nde görev bile aldı... Öyle ya; “Basın Konseyi’nin ayakta kalabilmesi” için “Basın Konseyi ile Dayanışma Derneği”ne ihtiyaç vardı... Ne yalan söyleyeyim; böyle bir derneğin niye kurulduğunu ve Konsey’in de bu derneğe niye ihtiyacı olduğunu o zamanlar hiç bilmiyordum... Ta ki, “o toplantı”ya kadar!..

O toplantı, Sultanahmet’teki “Yerebatan Sarnıcı”nın karşısındaki İl Özel İdaresi’nin toplantı salonunda yapılmıştı... Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi, kürsüye çıkmış, “Basın Konseyi’nin önemi”nden ve “yapacağı işler”den bahsediyordu ki; Yusuf Ziya Belviranlı arkadaşımız, Oktay Ekşi’de “deprem etkisi”ne yol açan şu soruyu sordu:
“Basın Konseyi’nin yasalar karşısındaki durumu nedir?.. Dernekler Kanunu’na göre; hükmî bir şahsiyeti var mıdır?.. Hükmî bir şahsiyeti olmadığı, yani tüzel kişiliğiniz olmadığı için mi Basın Konseyi ile Dayanışma Derneği kurulmuş ve harcamalar onun üzerinden yapılmaktadır?.. Dünyada, bunun benzeri bir kuruluş var mıdır?..
Şunu açık ve net söylüyorum: Şu anda kendinizi sağlama almış olabilirsiniz ama, bir devran değişikliğinde sizi ilk ihbar edecek ve yakanıza yapışılmasını sağlayacak olan benim!”
VALİ’NİN DERNEKTE NE İŞİ VAR?
Oktay Ekşi, bu soru ve uyarı üzerine kıpkırmızı kesilmiş, “kem-küm” etmeye başlamıştı!..
Söyleyebildiği sadece şuydu:
“Dünyada benzeri örnekleri var... Kaldı ki, Basın Konseyi’nin üyeleri arasında Vali’ler bile var!”
Bu “Vali’ler bile var” sözü, kafamda şimşekler çakmasına yol açmıştı...
Oktay Ekşi’nin “Vali” dediği, o zamanki İstanbul Valisi Nevzat Ayaz’dı!..
İyi de, bir “Vali”nin; “Basın Konseyi” gibi bir kuruluşta ne işi vardı?..
Bu soruyu biraz “sesli” olarak sormuş olmalıyım ki, cevap Yusuf Ziya Belviranlı’dan gelmişti:
“Ne işi olacak” dedi;
“Basın Konseyi, şu an itibariyle yasadışı bir kuruluş... Dolayısıyla, herhangi bir ihbar veya şikâyette, ilk harekete geçecek olan Emniyet’in Dernekler Masası’dır!.. Emniyet, Vali’ye bağlı olduğuna, Vali de Basın Konseyi üyesi olduğuna göre, kendilerini sağlama almışlar!”
İşte o gün anlamıştım, “kanuna karşı hile”nin ne demek olduğunu!.. Kur bir dernek, al bir Vali, kurtul “Emniyet denetimi”nden!..
Öyle ya;
Basın Konseyi, Emniyet Dernekler Masası’nda bile kaydı bulunmayan “yasadışı bir kuruluş”tu!..
Evet, “illegal”di!..
İllegal bir kuruluşun da, “harcama” yapması veya “harcamalarının hesabını vermesi” mümkün değildi.
Ortada bir “handikap” vardı.
Bu açmazı aşmanın tek yolu, “Basın Konseyi ile Dayanışma Derneği”ni kurmaktı!..
Kurdular da...
Sonradan, adı “Basın Konseyi ile Dayanışma Vakfı” olarak değiştirilen bu dernek, aslında “Basın Konseyi’nin bankası”dır!..
PATRONLARIN GÜDÜMÜNDE BİR KURULUŞ!
Peki, bu “banka”ya kimler “para” yatırmakta ve dolayısıyla “Basın Konseyi’nin yaşaması”nı kimler sağlamaktadır?..
“Patronlar!”
Evet evet; Basın Konseyi’ni ayakta tutan “gazete patronları”dır!..
Patronlar, Basın Konseyi’ne, daha doğrusu Basın Konseyi ile Dayanışma Vakfı’na, her ay “belli bir aidat” öderler ve böylece Basın Konseyi’ni yaşatırlar!..
Söyleyin Allah aşkına;
Hiçbir kişinin, “binmeyeceği eşeğin önüne ot atmadığı” şu menfaat dünyasında, patronlar, bu “illegal kuruluş”a niye para öderler, onu niye ayakta tutarlar?..
Hiç aklınız kesiyor mu;
“Patronlar tarafından beslenen” bir kuruluş, “patronlar aleyhinde” faaliyette bulunsun!?!
“Onlar aleyhinde” açıklama yapsın!..
Mümkün mü bu?..
Zaten, patronlar da, bu tür kuruluşları yemliyorlar ki, “lazım olduğu”nda devreye girsinler ve “patronlar lehinde” açıklama yapıp, bildiriler yayınlasınlar!..
IPI... YA DA SAHİBİNİN SESİ!
Aynen, IPI gibi!..
Malûm, “İllegal Basın Konseyi”nin başkanı ve aynı zamanda “Hürriyet’in başyazarı” olan Oktay Ekşi, International Press Institute (IPI) adlı kuruluşun dünyada çok önemli olduğunu iddia etmiş ve şunları yazmıştı:
“Dünyanın neresinde basına ve basın mensuplarının özgürlüklerine dönük bir tehdit söz konusuysa derhal o konuyla ilgilenir.”
Sabah’ın okur temsilcisi Yavuz Baydar; “Bunun gerçekle hiçbir ilgisi yoktur” demiş ve devam etmişti: “IPI, etkisini Soğuk Savaş’la bitirmiş, ahı gitmiş vahı kalmış bir kuruluştur. Dünyada bir hükmü yoktur. Etkisi sıfırdır. Tıpkı Dünya Basın Konseyleri gibi.
Dünyada pek az gazeteci IPI’ın varlığından haberdardır. Bunun bir sebebi, IPI’nın gazetecilerin özgürlüklerine yönelik patronaj tehdidi karşısında korkudan hiçbir şey yapamamasıdır. Çünkü parasal kaynak için patronların ağzına bakmaktadırlar. Dünyada etkili meslek kuruluşları WEF, CPJ ve RSF’dir.”
Yavuz Baydar’ın da yazdığı gibi; IPI ve Basın Konseyi benzeri kuruluşlar, gazete patronlarının “nöbetçi kulübeleri”nde bekleşen “bildiri tetikçileri”dir!..
Amiyane tabiriyle;
“Sahibinin Sesi”dirler!..
Patronlar, “Saldır Co” dediğinde saldırırlar, “Parçala” dediğinde parçalarlar!..
Buna mecburdurlar!..
Çünkü, çark, “patron paraları”yla dönmektedir!..
BU VAKFIN GELİRİ VE GİDERİ NEDİR?
Yalnız, benim anlayamadığım şu:
Eskiden, “üye”lere bilgi verilir, “dernek” veya “vakıf”ın nerelere, ne kadar harcama yaptığı kalem kalem açıklanırdı...
Son yıllarda, böyle bir “bilgilendirme” yok!.. Ya da, ben bilmiyorum!..
Ama, merak da ediyorum;
“Basın Konseyi ile Dayanışma Vakfı’na hangi gazete, ne kadar ödemiş?.. Bu paranın ne kadarı, nerelere harcanmış?.. Gelir-gider hesapları mutlaka dengeye oturtulmuştur ama, gelir nedir, gider nedir?..”
Tam bu satırları yazıyordum ki; bir konuyu danışmak üzere aradığım Yusuf Ziya Belviranlı arkadaşım tekrar bana döndü ve “Basın Konseyi ile Dayanışma Vakfı’nın internet sitesine girdin mi?” diye sordu...
Girmediğimi söyleyince, sitede “gördüklerini”, daha doğrusu “göremediklerini” anlattı...
Meğer, “Basın Konseyi ile Dayanışma Vakfı”nın internet sitesinde, “sadece 2002 yılına ait hesaplar”ın dökümü varmış, iyi mi?..
“2002 öncesi” de yokmuş, “2002 sonrası” da!..
“Milyarlarca lira harcaması” bulunan bir vakfın “hesap dökümü”nün olmaması, sizce de enteresan değil mi?..
Acaba, “2002 öncesi ve sonrası”nın hesapları “ibra” mı edilmedi, yoksa ortada bir “ihmal” mi var?..
Hani, demek istiyorum ki;
“Almanya’daki Deniz Feneri Derneği’ndeki 16 milyon Euro’nun ne olduğunu” merak edenler, bir de “Oktay Ekşi’nin vakfı”na bir el atsalar!..
“Vakıf” olduğuna göre, bu işle ilgilenmesi gereken kuruluş, herhalde Vakıflar Genel Müdürlüğü olmalıdır!..
Kendilerinden bir açıklama bekliyorum...
Haa, bu arada;
“Basın Konseyi ile Dayanışma Vakfı”nın “Yönetim Kurulu” veya “Mütevelli Heyeti” kimlerden oluşmaktadır, bu konuda da bir açıklama yaparlarsa sevinirim!..
Zira, sitede “mütevelli heyeti”yle ilgili de, en ufak bir bilgi yok!..
Tamam, Basın Konseyi “illegal” olmasına illegal de, vakfın da illegal olup-olmadığını merak etmeye başladım!..
BAŞBUĞ’UN AKREDİTASYON KRİTERİ!
Bu yazıyı, “Genelkurmay Başkanı’na brifing” olarak yorumlayabilirsiniz... Çünkü, Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, önceki gün bazı gazetelerin genel yayın yönetmenleri ve Ankara temsilcilerine “brifing” verirken, kendisine, bu toplantıya “Zaman, Vakit, Bugün, Taraf, Birgün ve Evrensel” gazetelerinin niye çağrılmadığı, “akreditasyon kriterleri”nin ne olduğu sorulunca, şu cevabı vermiş:
“Akreditasyon konusunda bir açılım yaptık... Bu konuda bize sık sık kriterlerimiz soruluyor... Böyle bir kriterimiz yok...
Buna gerek de yok... Tek kriter; Basın Konseyi ve Gazeteciler Cemiyeti’nin basın meslek ilkeleridir... Bu ilkelere herkes uyarsa, kişilerin de kurumların da problemi kalmaz... Bundan sonra akreditasyon konusundaki kriterimiz bu ilkelere uyum olacaktır... Bu ilkelere aykırı yayın yapanları Basın Konseyi’ne ve Gazeteciler Cemiyeti’ne ileteceğiz...
Bu kurumların müeyyide uygulamasını bekleyeceğiz. Şayet buradan sonuç alamazsak, kendi tedbirimizi alacağız. Bu gidişata göre, akreditasyon sınırları genişleyebilir veya daralabilir. Böylece, medya ile ilişkilerimizi daha sağlıklı ve daha kurumsal bir zemine oturtmak istiyoruz.”
Org. İlker Başbuğ’un basında çıkan açıklaması aynen böyle!..
Ne diyor?..
“Basın Konseyi ve Gazeteciler Cemiyeti’nin basın meslek ilkelerini esas alıyoruz!”
ONLAR KONSEY’İN ÜST YÖNETİMİNDE AMA!..
Hiçbir yorumda bulunmadan diyorum ki; “kuruluşunda yamukluk ve sakatlık” bulunan bir Konsey’in yayınladığı “ilke”ler, acaba ne kadar “sağlam” ve ne kadar “tutarlı” olabilir?..
Kaldı ki; o toplantıya katılan gazetecilerin çalıştığı “gazeteler”in bir kısmı “Basın Konseyi’nden istifa” etmişler ve dolayısıyla “Konsey’in ilkelerine uymayacakları”nı açık açık deklare etmişlerdir!..
Söyleyin Allah aşkına;
“Basın Konseyi’ni tanımadığı”nı deklare eden bir gazete, hiç onun “ilkeleri”ni takar mı?..
Ama onlar, “akredite” gazeteciler olarak davet edildiler ve “Genelkurmay’daki brifinge” katıldılar!..
Şu garabete bakın ki;
Bırakın “Basın Konseyi’nin ilkeleri”ne uymayı, Basın Konseyi’nin Yüksek Kurul üyesi olmalarına rağmen, Zaman Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı ve Kanal 7 yöneticisi Mustafa Çelik, önceki günkü ve dünkü toplantıya çağrılmadılar!..
Hele söyleyin; bu iki ismin “Basın Konseyi’nin ilkelerine uymadıkları” iddia edebilir mi?..
Öyle ya; “uymayacak” olsalar, “Yüksek Kurul”da zaten görev almazlar!..
“ÇÜRÜK(!)” GAZETECİ DE AKREDİTE!
Demek oluyor ki;
“Akreditasyon”da, bizim de bilmediğimiz çok daha başka “kriter”ler var!..
Eğer “daha başka kriterler” olmasaydı; Genelkurmay’daki toplantılarda, aynı zamanda “Ergenekon Terör Örgütü sanığı” da olan ve geçmişte “Genelkurmay başkanları tarafından lanetlenen” gazeteciler “baştacı” yapılmaya devam edilir miydi?!?
Tabii, kendilerine “general süsü” verip, komutanlara kelek atan gazeteciler de davet edilmezdi!..
Sadece onlar mı?..
“Askerlikten yırtmak” için “ameliyat” olup, “dalağını aldıranlar” ve böylece “çürüğe(!) çıkanlar” da baş köşeye oturtulmazlardı!..
Her neyse... Olan oldu...
Genelkurmay Başkanı, önceki gün meslaktaşlarımıza “brifing” verdi ve çeşitli konulardaki görüşlerini açıkladı... Umarım, benim bu yazımı da “Genelkurmay’a verilmiş bir brifing” olarak yorumlarlar ve “ilke”lerini esas aldıkları Basın Konseyi’nin aslında nasıl bir “illegal” ve nasıl “dandik” bir kuruluş olduğunu öğrenmiş olurlar!..
Bilmem anlatabildim mi Sayın Başbuğ!..
CHP niye kazanamaz?
Bizler, “Kesintisiz 8 Yıl Eğitim”e karşı çıkıp, bu sistemin “İmam-Hatip Liseleri ile Kur’an Kursları’nın köküne kibrit suyu dökeceğini” söylediğimizde, CHP’liler “laiklik” diyorlardı, “çağdaşlık” diyorlardı...
Ama şimdi görüyoruz ki; bu defa onlar ağlayıp zırlamaya başlamış... Meselâ CHP Trabzon İl Başkanı Necip Yıldız demiş ki; “8 yıllık eğitimle; öğretmenler köyleri boşalttı, köyler imamlara kaldı... İmamların da yüzde 90’ı AK Partili ve SP’li!”
Demek istediği şu: “Bu tablodan bize oy çıkmaz!.. Öğretmenler olsaydı, köylerdeki oylardan bizler de nasiplenirdik!”
CHP’li Necip Yıldız’ın bilmediği şu: Bugün gazete, televizyon ve internet, köylere kadar girdi... Dolayısıyla, imamlar insanları siyasî olarak yönlendirse bile, pek bi işe yaramaz!..
Diyanet Sen Trabzon Şube Başkanı Ömer Tutuş’un dediği gibi; “CHP’nin seçim hezimetlerinde imamların pek bi suçu yok!”
CHP eğer böyle devam ederse... Yani “Hacca gitmek isteyen” vatandaşla “alay” ederse!.. “Peygamberimiz’e hakaret” ederse!.. “Müezzinleri aşağılar” ise... Yani, “Din” ve “Diyanet”e dair her şeyin önüne “takoz” olmaya devam ederse; “seçim galibiyeti”ni ancak “rüyasında” görür!..
Hasan Karakaya
18.09.2008-Perşembe/Vakit
  Alıntı ile Cevapla
Sponsored Links
Alt 09-19-2008, 03:02 PM   #2
Süper Moderator
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Çiğli/İzmir
Yaş: 40
Mesajlar: 1.873
Tecrübe Puanı: 4
Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Brifingler Üzerine Yorumlar

28 Şubat’ta ‘hata’, TSK’da ‘dogma’...


Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, basın mensuplarıyla ‘iletişim’ toplantılarının ikincisinde, “TSK 28 Şubat düşüncesinin, nedenlerinin arkasındadır. Çünkü o düşünce ve nedenler bugün değişmedi yarın da değişmeyecek. Bunda bir tereddüt yok. 28 Şubat sürecinde bazı uygulamalarda hatalar olmuş mudur? O ayrı bir konu. Onu bırakın, zaman değerlendirsin. O bizi ilgilendirmiyor” diye konuşmuş.
Genelkurmay Başkanı’nın yukarıya aldığımız her cümlesi yanlış. 28 Şubat sürecindeki ‘hatalar’ niçin ‘ayrı bir konu’ oluyor? Niçin onu zamana bırakalım da, o ‘hatalar’ı zaman değerlendirsin? Niçin o ‘hatalar’ TSK’yı ilgilendirmiyor olsun?
Bizim de doğrudan hedefi haline gelmiş olduğumuz ‘andıç’ı ve Genelkurmay’da hazırlandığı daha sonra açığa çıkmış bir dizi ‘andıç’lar, bunun bir gelenek haline gelmesi ve getirilmesi, İlker Başbuğ’un deyişiyle ‘28 Şubat düşüncesi’nden ayrılamaz. Onun ürünleri.
‘Andıç’ın Genelkurmay bünyesinde hazırlanmış kirli bir tertip, düzmece bir işlem olduğu bizzat Genelkurmay tarafından 2000 yılının ekim ayında ima yoluyla itiraf edilmişti. Söz konusu ‘andıç’ı düzenleyenler ve onaylayanlar arasında dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı’nın ve Genelkurmay İstihbarat Başkanı’nın ve bir dizi görevlinin imzaları vardı. Hiçbiri hukuka tabi olmadılar, yargı önüne çıkartılmadılar. Yani hesap vermediler.
Şimdi İlker Başbuğ, benden, bizzat bana kara çalan iftiraları zamana bırakmamı, bunun değerlendirmesini zamanın yapmasını mı istiyor?
Aynı düzmece iddialara, kirli tertibe kendisi hedef olsaydı,
öyle mi düşünürdü acaba?
Ya koskoca Genelkurmay Başkanı’nın insanlara leke çalan ‘hatalar’ karşısında ‘Bunlar bizi ilgilendirmiyor’ demesi üzerine ne düşünürdü?
***
İlker Başbuğ’un, ne ‘hukuk ne de ‘etik ölçüleri’ ile asla kabul edilmesi mümkün olmayan bu değerlendirmesinden önce söylediklerine gelelim. ‘TSK 28 Şubat düşüncesinin, nedenlerinin arkasındadır. Çünkü o düşünce ve nedenler bugün değişmedi yarın da
değişmeyecek’ sözleri de yanlış.
Dünyada değişmeyen ve değişmeyecek hiçbir şey, evet, hiçbir şey olamaz. Konuşmalarında, Habermas ve Max Weber gibi isimlere gönderme yapacak kadar ‘entelektüel grado’su hakkında fikir vermeye çalışan Genelkurmay Başkanı, öyle bir gradonun sahibi ise nasıl böyle bir ‘metodoloji’ hatası yapar?
Genelkurmay Başkanı’nın adına konuştuğu TSK’nın 28 Şubat düşüncesi ve ardındaki nedenlerin bugün değişmediğinden, yarın da değişmeyeceğinden söz edilecekse, TSK’ya ‘dogma’nın yön verdiği sonucu çıkar.
‘Bugün de, yarın da değişmeme’ hükmü sadece ‘dogmalar’ bakımından söz konusu olur. ‘Çağdaş’ kafa yapılı, ‘entelektüel’ orgeneral, zihnini ‘dogma’lardan arındırdığı ölçüde çağdaş olabilir, çağdaş kalabilir.
İşte bu nedenlerden ötürü İlker Başbuğ’un medya ile düzenlediği ‘ikinci iletişim toplantısı’nda alıntıladığımız sözlerinin her cümlesi yanlış.
Bunların yanlış olduğunu ve neden yanlış olduğunu, ‘iletişim toplantıları’na davet ettikleri basın mensuplarından pek söyleyen çıkmayacaktır. Sınırları genişletilmiş de olsa, akredite basın-yayın mensupları genellikle ya ‘muvazzaf’tırlar ya da öyle olmaya ve davranmaya teşne. Zaten, İlker Başbuğ bu tür ‘iletişim toplantıları’ aracılığıyla Türk siyaseti üzerindeki ‘asker ağırlığı’nı yeni bir usul ve yöntemle uygulamaya koymuş oluyor.
Türkiye’de AK Parti’ye alternatif iktidar adayı bir yasal muhalefet görünürde bulunmadığı sürece, ‘laik rejim’ selameti açısından gerekli görülen ‘checks&balances’ın sağlanmasını yani ‘rejimin korunması’ namına denetim ve kontrol işleminin yerine getirilmesini, asker bir de bu yolla yapmış oluyor.
Yani?
Yani, ‘TSK eşittir Genelkurmay Başkanı’ diye Genelkurmay Başkanı’nın medyayı kullanarak gerçekleştirdiği ‘iletişim toplantıları’ yoluyla.
Türkiye’de gerçekten iktidar adayı olabilecek, doğru dürüst muhalefet olsa, belki de Genelkurmay Başkanı böyle ‘görev ve yetkisi dışında’ yollara sapmak zorunda kendisini hissetmezdi. Kim bilir...
***
Söz konusu ‘iletişim toplantıları’ Genelkurmay Başkanı’nın kendi görev yetkisi dışına çıkması mıdır?
Evet. Bunun böyle olduğunu dün Hasan Celal Güzel, Radikal’deki yazısında hatırlattı. Bir kez daha:
‘Genelkurmay Başkanlığı, Başbakan’a bağlı bir kamu kuruluşudur. Statüsü, görev ve yetkileri... Genelkurmay Başkanı’nın Görev ve Yetkilerine ait Kanun’da belirlenmiştir. Kanunun, görev, yetki ve sorumluluk başlıklı 2. maddesi aynen şöyledir: “Genelkurmay Başkanı, Silahlı Kuvvetlerin savaşa hazırlanmasında; personel, istihbarat, harekât, teşkilat, eğitim, öğretim ve lojistik hizmetlerine ait ilke ve öncelikler ile ana programlarını tespit eder.”
Genelkurmay Başkanı’nın bunun dışında herhangi bir görev ve yetkisi yoktur.’
Öyle ama bu ‘demokratik ülkeler’ için geçerlidir. Dolayısıyla şu soru da geçerlidir: “Dünyanın herhangi bir demokratik ülkeside, medya ile saatler süren toplantılar düzenleyerek her konuda görüş bildiren bir Genelkurmay Başkanı gösterebilir misiniz?”
Hele bir de bu görüşlerinin önemli bir bölümü ‘yanlış’ ise!

Cengiz ÇANDAR
19.9.2008-cuma/Radikal
  Alıntı ile Cevapla
Alt 09-20-2008, 03:29 PM   #3
Süper Moderator
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Çiğli/İzmir
Yaş: 40
Mesajlar: 1.873
Tecrübe Puanı: 4
Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Brifingler Üzerine Yorumlar

Paşa da yasak bey de...
Orgeneral İlker Başbuğ "bana paşa demeyin" dediği için kendisine İlker Başbuğ Bey diye hitap edeceğim. Böyle hitap edeceğim ama Türk ordusunda en az altı asırlık mazisi olan bir askeri hitaba ve rütbeye niçin böylesine bir keskin veto koydu, doğrusu merakımı mucip oldu. Eğer İlker Başbuğ Bey, Devrim Yasaları'nın yasakladığı unvanların içinde "paşa" unvanının olmasından hareketle bu kararı aldıysa, bu bir tutarlılık arayışıdır ve esasen tam da ideolojik bir tutumdur. Anlamı da şudur: "Önümüzdeki dönemde irtica ile mücadele edeceğim." O nedenle bu "paşa" hitabının yasaklanması konusunun üzerinde herkesin dikkatlice durmasını öneririm.
Diğer yandan bu yasak bana çok tuhaf geliyor tabii. Çünkü, bir Genel Kurmay Başkanı (GKB) bu milletin yüksek komutanlarına sevgisini "paşa" unvanı üzerinden ifade ettiğini bilmez mi? Bu milletin analarının evlatlarını "paşa oğlum" diye sevdiğini bilmemesi mümkün mü? Daha önce de yazdım, bu millet çocuklarını kandırırken bile "paşa" kelimesinin saygın ve metafizik etkisinden yararlanıp "paşa çayı" demez mi?
Diğer merak ettiğim bir husus: Tamam, paşa hitabını gazetecilere yasakladı İlker Başbuğ Bey. Peki, birbirine "paşam" diye hitap eden askerlere de gelecek mi aynı yasak?
Kendi payıma söyleyeyim, GKB Orgeneral İlker Başbuğ'un Ergenekon sanıklarını ziyaretle başlayan mesaisini ve en son serdettiği görüşlerini hiç beğenmedim ben.
***
Aslında bu yazının amacı siyasi otoriteye şunu hatırlatmaktır: Ben hükümetin yerinde olsam yeni GKB İlker Başbuğ'u hemen görevden alırım. Bu ülkede birazcık demokrasi varsa bunu yapar hükümet. İlker Başbuğ için şu son günlere kadar olumlu kanaatleri olan biri olarak öneriyorum bunu. Nedeni gayet açık:
1- Genel Kurmay Başkanı, ipliği pazara çıkmış, Anayasa dışı 28 Şubat darbesini hala savunuyor ve üstelik de "arkasındayız" diyorsa, suç işliyor demektir, bir. Bunu diyenin bundan sonraki mesaisinden kuşku duymak icap eder, iki.
2- Genel Kurmay Başkanı, 27 Nisan bildirisi gibi berbat bir açıklamayı hala savunuyorsa, amiri olan Başbakan'a açıkça itaatsizlik ediyor demektir, bir. Başkomutanı olan Cumhurbaşkanının anayasal meşruiyetiyle ilgili "çekince" izhar ediyor demektir, iki. Zira, o malum gece yarısı bildirisi hükümeti tehdit ediyor ve Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığının istenmediğini ifade ediyordu. Üstelik şu ana kadar Büyükanıt da dahil, o bildiriyi İlker Başbuğ Bey'den başka hiç kimse savunmadı..
***
Söylemek istediğimiz şey şudur: Bizim gibi "orducu" adamların bile canını sıkan, içine sinmeyen şeyler yapıyor ve söylüyor İlker Başbuğ. Ben Türkiye'nin demokrat bir GKB'si olsun istiyorum artık. Tüm medeni ülkelerde olduğu gibi. Sadece işini yapsın. Bıktı bu millet kendi askerinin tehditlerinden. Unutmadan, paşa kelimesini yasakladı ya İlker Başbuğ Bey; meğerse aynı kanunla "bey" hitabı da yasaklanmış. Ne diye hitap edeceğiz şimdi biz İlker Başbuğ'a?
Hüseyin Kocabıyık
20-Eylül-2008 Cumartesi/Yeni Asır
  Alıntı ile Cevapla
Alt 10-30-2008, 11:50 PM   #4
Süper Moderator
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Çiğli/İzmir
Yaş: 40
Mesajlar: 1.873
Tecrübe Puanı: 4
Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Brifingler Üzerine Yorumlar

Genelkurmay başkanına...
Siz, böyle saygısız, nezaketsiz, tehditkâr bir konuşma üslubunu benimseme cüretini nereden buluyorsunuz?
Ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu sizin?
Siz kimi korkutmaya çalışıyorsunuz?
Korkutabileceğinize inanıyor musunuz gerçekten?
Bakın ben size dostça bir şey söyleyeyim general, vazgeçin bu kaba tehditlerden, öfkeli jestlerden, asabi mimiklerden.
Bunlar bizi korkutmaya yetmez.
Ha, sanmayın ki bu ülkede “derin devlet” dendiğinde kimin kastedildiğini bilmiyoruz, sanmayın ki patlayan arabalardan, ensesinden vurulan adamlardan haberimiz yok.
Sadece umurumuzda değil.
Bunu anlayabiliyor musunuz?
Bazı insanların, ülkeleri özgür ve mutlu olsun diye her şeyi göze alabileceğini kavrayabiliyor musunuz?
Bunu kavramaya çalışın.
Bırakın bu korkutma çabalarını.
Bunlar yakışıksız işler.
Üstelik gerçeği ortaya çıkarma çabasından bizi vazgeçirmeye de yetmez.
Siz bir şeyler söylediniz dün.
“Herkesi dikkatli olmaya ve doğru yerde bulunmaya” davet ettiniz galiba.
Siz, “doğru yerin” neresi olduğunu biliyor musunuz?
“Doğru yer” neresidir biliyor musunuz?
Doğru yer, insanın mesleğini dürüstçe ve gereklerini yerine getirerek yaptığı yerdir.
Biz, “doğru yerde” duruyoruz.
Mesleğimizin gereğini dürüstçe yerine getiriyor ve gerçekleri, yıllardır yalanlarla kandırılan bu halka açıklıyoruz.
Siz doğru yerde durmuyorsunuz.
Kendi mesleğinizin gereklerini yerine getirmiyorsunuz.
Sizin mesleğinizin gereği, size emanet edilen o genç askerleri korumaktır.
Karakol baskınını an be an gösteren kamera kayıtlarına rağmen gerekli tedbirleri almamak, istihbarat raporlarına aldırmamak, çatışma başladıktan sonra yeterince yardım göndermemek ve o çocukları ölüme terk etmek sizin suçunuzdur.
Görevinizi yerine getirmediniz.
Neden?
Niye o çocukları korumadınız?
Bunun için yargılanmanız gerektiğini biliyorsunuz değil mi?
Tabii savcıların sizi mahkemeye çağıramayacağına, sizi yargılayacak bir merci olmadığına güveniyorsunuz.
Ama bu, yargılanmanız gerektiği gerçeğini değiştirmiyor.
Tabii, bir de istifa müessesesi denilen bir şey var.
Sanırım sizin o müesseseden pek haberiniz bulunmuyor.
Başbakanın, hükümetin, parlamentonun sizden hesap sormaması da sizi cesaretlendiriyor.
Ama bir de halk var bu ülkede.
Gerçekleri duymak isteyen bir halk.
Ve, o sizin peşinizi bırakmaz.
Biz de bırakmayız.
Arkanıza kuvvet komutanlarını alıp kameraların önüne geçerek asabi bir şekilde medyaya verdiğiniz “muhtıra” bu gerçeği değiştirmez.
Siz bize Aktütün’ü anlatın.
O çocuklar niye öldü?
Niye baskını önlemediniz?
Bir de pek anlayamadığımız bir sözünüz var.
“Bu tip saldırılar karşısında her ordunun vereceği cevap ve tepki bellidir.”
Ne demek bu?
Birincisi bir saldırı yok, saldırmıyoruz, gerçekleri açıklıyoruz.
İkincisi, “her ordu” böyle eleştiriler karşısında nasıl tepki veriyor?
Siz nasıl tepki verdiklerini bilmiyorsunuz.
Gelişmiş ülkelerde böyle bir facianın sorumlusu olanlar derhal görevlerinden alınıp yargılanırlar.
Ama sizin aklınızdaki bu değil, açıkça anlaşılıyor.
O zaman, nedir o “ordunun vereceği tepki”?
Ordular, kendilerine saldıran “düşmanı” yok etmek için eğitilirler.
Bizim gerçekleri açıklamamızı bir “saldırı” olarak nitelediğinize göre bizi de “düşman” olarak görüyorsunuz.
Eee, ne yapacaksınız?
Saldıracak mısınız, gazeteyi mi bombalayacaksınız, F-16’ları mı göndereceksiniz?
Siz ne dediğinizin farkında mısınız?
Baskını daha önceden bildiğiniz halde o çocukları korumayacaksınız, bunu açıklayan gazeteleri de, “ordu tepkisiyle” korkutmaya çalışacaksınız.
General, “doğru yerde” durun.
Haddinizi aşmayın.
Bizim ülkemizde, yetmiş milyon insanın boğazından kesip verdiği paralarla ayakta duran bizim ordumuzla, bizi tehdit edemezsiniz.
Ordu, sizin hatalarınızı kapatmak için kullanacağınız bir tehdit aracı değildir.
Haa, bir de “bölücü terör örgütünün eylemlerini başarılı gibi gösterenler, akan ve akacak olan her damla kanın sorumlusu olurlar” sözünüz var.
Bakın bunu doğru söylüyorsunuz.
Ama “başarılı gösteren” kim?
Baskının önlenmediğini açılayan gazeteler mi yoksa baskını bile bile önlemeyenler mi?
O kandan kimin sorumlu olduğunu şimdi anladınız mı?
Sorumluluğu hissediyor musunuz?
Hissetmelisiniz.
Ve tehditleri bırakıp gerçekleri açıklamalısınız.
Tehditlerinizden ve üslubunuzdan hoşlanmadık.
Gerçekleri söyleyin bize.
Gerçekleri.
Biraz cesaret yeter buna.
Cesaretiniz de öfkeniz kadar büyük olduğunda bize gerçekleri söyleyeceğinize eminiz.
O günü bekliyoruz.

Ahmet Altan - 16.10.2008 /Taraf
  Alıntı ile Cevapla
Alt 02-20-2009, 01:57 PM   #5
Süper Moderator
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Çiğli/İzmir
Yaş: 40
Mesajlar: 1.873
Tecrübe Puanı: 4
Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Brifingler Üzerine Yorumlar

Çankırılı Karadayı ve ezan...

22. Genelkurmay Başkanı emekli Org. İsmail Hakkı Karadayı'nın kasetleri, panayır sergilerine düşer gibi internet ortamına peş peşe düşüyor. Kasetlerin zamanlamasını ilginç bulanlar, Karadayı'nın, Veli Küçük için "o adamı tanımam" demesini hatırlatıyorlar. Kasetler, bir nevi intikam hamlesi gibi.
Son kasette, Çankırı doğumlu Karadayı, Encümen-i Daniş toplantılarının birinde, şöyle diyor: "Orada 367 olur mu olmasın mı, yani nedir onu tartıştılar. Oturumun sonunda dedim ki, esas bizim düşünmemiz icap eden, Demokrat Parti iktidarı kazandı 14 Mayıs'ta, Haziran 28'de Türkçe ezanı Arapçaya çevirdi. Oradan başladım ta ileri doğru..."

Silahlı Kuvvetler içerisinde, en tepeye doğru çıkanların bir kısmında, ezanın aslı gibi okunmasından duyulan bir rahatsızlık var. 30 Eylül 2006'da da Deniz Harp Okulu'nun eğitim yılı açılışında, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Yener Karahanoğlu, "Türkçe ezandan vazgeçmenin, karşı devrimcilere verilmiş bir ödün olduğu"nu söylemişti.

Bu zihniyet sahipleri, kendilerini, tıpkı yüksek yargıda, üniversitelerde, medyada, iş dünyasındaki yandaşları gibi cumhuriyetin elitleri olarak görüyorlar. İnançları aynen şudur: "Bu halka vasilik, sadece boynumuzun borcu değil, aynı zamanda hakkımız ve görevimizdir..." Bu, demokrasi dışı, hukuk dışı, çağ dışı inançları sebebiyle, ne Menderes'i, ne Özal'ı, ne de Erdoğan'ı hazmettiler.

Encümen-i Daniş, bu hazımsızlığın bir fotoğrafı olarak ibretlik bir topluluktur. Ama orada dikkat etmemiz gereken bir taraf var. Emekli genelkurmay başkanı olarak Karadayı'ya yapılan iltifat ve bu iltifatın Karadayı'yı mest etmesi... Ben bu psikolojiye takılıyorum. Bu iltifatın amacı belli. Güç kimde ise, kim halkın seçtiği, bağrına bastığı hükümetlere karşı kuvvet kullanabilecekse, tabii ki ona iltifat edilecek. Ama Karadayı, bu iltifattan neden bu kadar hoşlanıyor?

Soruyu başka bir şekilde de sorayım. Ergenekon'u bir taşeron olarak kullanıp, demokrasiye müdahale edilmesini, bu müdahalelere zemin hazırlanmasını isteyen asıl güç sahipleri ile asker arasındaki ilişkilerde, nasıl bir arka plan var? Hadi daha açık sorayım, bu üst komutanların büyük çoğunluğu, halkın içindeki insanların çocukları. Dar gelirli, en fazla orta halli ailelerin çocukları... Memur, işçi, küçük esnaf kesiminin çocukları. "Oğlumuz, zeki ve çalışkan. Girsin askeriyeye, ileride hiçbir geçim sıkıntısı olmasın. Biz de subay annesi, babası oluruz." diye düşünen, evladını askerî okullara seve seve gönderen insanların çocukları. Bir an düşününüz, şu anda askerî liselerde, harp okullarında okuyan öğrencilerin yüzde kaçı, Türkiye'nin sayılı zenginlerinin, üst bürokratlarının, medya patronlarının oğludur? Bence yüzde 1 bile değildir.

Demek yüzde 99, halk dediğimiz en geniş kesimin çocuklarıdır. Pekiyi bu halkın yüzde 99'u, ezanın Arapça aslı gibi okunmasından yana mıdır, değil midir? İsterseniz o katı laikçiler de dâhil, bir anket yapalım. Bütün televizyon kanallarında ezanı, Türkçe en iyi okuyan bir müezzin ile Arapça en iyi okuyan bir müezzin peş peşe okusunlar. Sonra da anket yapalım. Bu millet hangisini tercih ederse ezan bundan böyle öyle okunsun. Demokrasi diyorsak, din ve vicdan hürriyeti diyorsak hepimiz bu sonuca razı olalım.

İşte benim anlatmaya çalıştığım bu. Çankırılı İsmail Hakkı Karadayı, bütün Çankırılılar, ezanın aslı gibi okunmasından yana iken, neden bundan rahatsız oluyor? Yani en ağır soruyu sorayım: Bizim Çankırılı evladımızı, kim nerede, hangi ideolojinin dayatmasıyla, nasıl bir eğitimle, bizim gibi düşünmekten uzaklaştırdı? Hadi bizim değerlerimizden uzaklaştırdılar, Yahya Kemal gibi, ezansız semtlerden rahatsızlık duyan bir ruhu da mı veremediler?.. Hadi uzaklaştırdılar, yerine demokrasi terbiyesi verilseydi, insan haklarına, inançlara, din ve vicdan hürriyetine saygı öğretilseydi.

Millete ve milletin değerlerine bu yabancılık; demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne olan hazımsızlığı da, milletin seçtiklerini meşru saymamayı da, aslî görevleri bırakıp iktidarlarla uğraşmayı da izah ediyor...

Hüseyin GÜLERCE
20 Şubat 2009, Cuma/Zaman
  Alıntı ile Cevapla
Alt 03-15-2009, 01:33 PM   #6
Süper Moderator
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Çiğli/İzmir
Yaş: 40
Mesajlar: 1.873
Tecrübe Puanı: 4
Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Brifingler Üzerine Yorumlar

Arınç önyargısı

Bazı çevrelerde Bülent Arınç ismine karşı önyargı var. Arınç mevzubahis olunca eleştirinin de tepkinin de ölçüsü kaçıyor. Son tartışmada olduğu gibi...
Eski Meclis Başkanı Bülent Arınç'ın eleştirisi kurumsal değil, Ergenekon soruşturmasına konu olan generallerle ilgiliydi. 'Allah'a şükrediyorum ki Türkiye bunların zamanında savaşa girmemiş. Askerlikten başka her şeyi yapmışlar.' dedi.Buradan genelleme yapılamaz. Kimi veya kimleri kastettiği belli... Listenin en başında eski Jandarma Komutanı Şener Eruygur var. Ergenekon davasının sanığı... Özden Örnek'in günlükleri 'Eruygur'un jandarmadaki görevi sırasında zamanının darbe planı yapmakla geçtiğini' yazıyor.

Emekliliğinde köşesine çekilmedi, bu kez darbenin kendisi yerine ortamını oluşturmak için çalıştı. Eruygur'un, Arınç Meclis Başkanı iken annesinin evini gözetim altında tutturduğunu unutmamak lazım.Arınç'ın sözlerinin biraz sert olduğu söylenebilir ancak doğrudan silahlı kuvvetleri hedef aldığını ileri sürmek kesinlikle doğru olmaz. Bazı generallerin askerliğin sahasına girmeyen işlerle fazla meşgul oldukları iddiası yanlış mı?

Ortaya dökülen ses kayıtları, Ergenekon iddiasına yansıyan dokümanlar kimi generallerin siyasi gidişata müdahale etmek için çete faaliyetlerine girmekten kaçınmadıklarını, mesailerinin büyük bölümünü buna ayırdıklarını tüm ayrıntılarıyla gösteriyor.

Siyasete bulaşan askerlerin savaşma yeteneğini yitirdikleri herkesin kabul ettiği bir gerçek. Osmanlı'nın Balkanlar'ı kısa sürede kaybetmesindeki en önemli etken askerin siyasetle haşır neşir olması değil miydi?Arınç'ın söylemek istediği; bazı generallerin siyasetle meşgul olmasının askerin savaşma yeteneğine darbe vurduğu... Kaldı ki bunu ilk söyleyen Arınç da değil. Son söyleyen de olmayacak. Mustafa Kemal Atatürk 'Ya siyaset ya askerlik... İkisi bir arada olmaz' demedi mi?

Tuğgeneral Metin Gürak'ın Arınç'a cevabını yadırgadım. Tartışmayı alevlendirecek üslup ve içerikte. Sona erdirmeyi amaçlamalıydı. Oysa İlker Başbuğ döneminde asker günlük tartışmaların içinde yer almaktan kaçınıyor. Başbakan Erdoğan'la saatler süren haftalık görüşmenin bir nedeni de bu. Medya üzerinden değil doğrudan konuşmak.Gürak, Arınç'ı askere karşı 'önyargılı ve saplantılı' olmakla itham ediyor; 'Söz konusu kişinin TSK'ya yönelik düşünceleri iyi bilinmektedir. Hukukçu olmasına karşın yargı kararı kesinleşmeden kimsenin suçlanamayacağını hâlâ anlamamış.' diyor.Bülent Arınç'ın askere karşı önyargılı olduğunu gösteren açıklama ve tavrını hatırlamıyorum. Sağlam duruşa sahip bir siyasetçi olarak bazı paşaların doğrudan siyasetin sahasına giren açıklamalarına tepki gösterdi. Bu da doğal... Askerlik askerin, siyaset siyasetçinin işi. Anayasa böyle buyuruyor.

Genelkurmay kendisine dönük eleştiri ve suçlamaları cevapsız bırakmayabilir. Arınç'ın sözleri bu kapsama girmese bile daha nezih ve şık bir üslupla karşılık da verilebilirdi. Gürak'ın cevabı sanki siyasi parti sözcülerinin ağzından çıkmış gibi. Genelkurmay bir siyasi parti değil. Bütün siyasetçilere eşit mesafede olmak zorunda... Farklı düşünen yanlış yapar.Gürak'ın sözleri tartışmayı daha da hararetlendirdi. Arınç benzer tonda cevap verdi. 'Ben emir eri değilim' dedi. Siyaset yapmak isteyen paşalara Atatürk'ün 'üniformalarınızı çıkarın' sözünü hatırlattı. Türkiye'nin askeri vesayet altında olmadığını söyledi.

Yanlış yapanı ayıklamak Türk ordusunun geleneğidir. Her kurumda rutinin dışına çıkanlara rastlanabilir. Önemli olan yanlışa karşı kurumsal yaklaşımdır. TSK'nın tavrı belli; Ne kadar parlak sicile sahip olursa olsun yanlış yapanı içinde barındırmaz.Metin Gürak'ın açıklamaları tartışmayı alevlendirmenin yanı sıra TSK'nın kurumsal davranışıyla da örtüşmüyor. Kamuoyunda 'asker yanlış yapanları koruyor' algısı oluşturma riski var. Bu yazıyı buna dikkat çekmek için yazdım. TSK adına konuşan çok daha duyarlı olmak zorunda... Asker, siyasetçi gibi konuşamaz. Üslup ve içeriğini iyi ayarlamak durumunda. Yoksa asker günlük tartışmanın parçası olur... Ki orduyu en çok da bu yıpratır.
Mustafa ÜNAL
15 Mart 2009, Pazar/Zaman
  Alıntı ile Cevapla
Alt 03-16-2009, 09:17 PM   #7
Süper Moderator
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Çiğli/İzmir
Yaş: 40
Mesajlar: 1.873
Tecrübe Puanı: 4
Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Brifingler Üzerine Yorumlar

Askeri yıpratmak mı dediniz?
Eski Meclis Başkanı Bülent Arınç, hafta içinde Ergenekon davasında yargılanan bazı komutanları kastederek 'Şükür ki bu komutanlarla savaşa girmemişiz' dedi. Medya, Arınç ne derse üzerine atlamakla mükellef sayıyor kendini.
Dinlemeden, anlamadan, muhakeme etmeden 'susturun bu adamı' telaşıyla yaklaşıyorlar Arınç'a.

Sözün muhatabı gayet açık: Darbe yapmak için Sarıkız, Ay Işığı, Yakamoz vs. gibi cunta planlarını hazırlamakla suçlanan emekli Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur ve ekibini kastediyor. Bülent Bey'in Türk Silahlı Kuvvetleri'ni hedef almadığını anlamak için büyük bir bilgi birikimine gerek yok. 'Bu paşalar' dediği cuntacılar; TSK değil. Buna rağmen sanki sözün muhatabı TSK'nın tamamıymış gibi yayın yapmak, asker-sivil gerginliğine yol açmak anlamına gelir. Buna sebep olmak da yanlış, bu tuzağa boyun eğmek de. Beğenmeseniz bile söz konusu kişi, bir önceki TBMM Başkanı, yılların politikacısı. Eleştirdiği kişilerse vaktiyle resmen muhatap olduğu kişiler. Görev yaptıkları süre içinde Arınç ile Eruygur bir araya gelmedi mi, demokrasi üzerine sohbet etmediler mi? Demem o ki, büyük bir ihtimalle Arınç, cuntacılıkla suçlanan kişilerle ilgili özel bir atıfta bulunuyor...

Meselenin bir boyutu medyaya bakıyor. Medya ne zaman asker-sivil münasebetlerini masaya yatırsa kışkırtıcı bir rol biçiyor kendine. 'Haydi şu sivillerin ağzının payını verin' şeklinde formülize edilebilecek dar alan paslaşmalarına soğukkanlılıkla yaklaşmak gerekiyor. Özellikle de askerlerin çok daha soğukkanlı yaklaşmaları gerekiyor meseleye. Çünkü hedef ordumuz değil; belli ki ordu içindeki illegal yapıdır.

'Askeri isyana teşvik etmek' askerî bakımdan da suç sayılıyor. Cunta kurarak darbe teşebbüsüne kalkışmak suç olmasaydı Albay Talat Aydemir ve Süvari Binbaşı Fethi Gürcan gibi kişiler idama mahkûm edilmezdi. Demek ki cuntacılık askerî hukuk nezdinde de suçtur. Dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'ün bilgi ve emri dışında örgütlenen bir yapıdan bahsediliyor. Gazetecilerle işbirliği yapılarak 'Genç subaylar tedirgin' manşeti atılmıştı o günlerde. Özkök Paşa bir basın toplantısı yapmış '...bu tip haberleri lanetliyorum. Bu tür haberleri yapanların vatan ve millet sevgisinden şüphe ediyorum.' demişti. Eski Genelkurmay Başkanı tarafından lanetlenen bir yapıyı bugün Genelkurmay adına savunmak da doğru olmasa gerek.

Maalesef cuma günleri yapılan ve kısıtlı yayın organlarının davet edildiği basın toplantısında Genelkurmay adına Bülent Arınç'a cevap verildi. Kanaatimce gerek yoktu, çünkü kastedilen TSK'nın manevî şahsiyeti değil; seçilmiş hükümeti devirmek, kaos çıkarmak, askeri isyana teşvik etmek gibi iddialarla yargılanan emekli kişilerdi. Tabii ki mahkeme karar vereceği ana kadar söz konusu şahıslar masum sayılacak; ancak bu, adalete intikal etmiş iddiaları görmezden gelmeyi gerektirmiyor; onları suçsuz ilan etmeyi ise hiç gerektirmiyor. Bu nedenle aşırı alınganlığa gerek yok...

Arınç, kısıtlı sayıda yayın organlarının davet edildiği bilgilendirme toplantısında eleştirilince, bazılarına yeniden gün doğdu ve Arınç üzerinden siyasetçiler bir daha dövülmeye başlandı. Tabii Bülent Bey'in bu durum karşısında sessizliğe bürünmesi mümkün değildi; nitekim kendini savundu: 'Bu ülkenin ordusunun görevleri bellidir. Kime karşı sorumlu oldukları bellidir. Biz sivil yönetim içindeyiz. Biz askerî vesayet altında bir ülke değiliz. Demokratik bir ülkeyiz. Sivilleri azarlamak ve sivillerin üzerinde demoklesin kılıcı gibi durmak olmaz. TSK tertemiz çocuklardan oluşmaktadır. Onun için kimsenin bu kurumu yıpratmaya hakkı yoktur.'

Tanıyanlar bilir, Bülent Arınç açık sözlü bir politikacıdır, yüreğindekini gizlemez. Onun için Ankara'da 'Bülent Bey partinin vicdanıdır' derler. Sözünü esirgemez. Her söylediği doğrudur demiyorum kuşkusuz; zaten hiçbir faninin her söylediği doğru olmaz; ancak her sözünde samimidir. Açık sözlülükle –ama eminim temiz bir kalple- söylenen bir sözden asker-sivil kavgası devşirmek yanlış. Daha sakin, daha hoşgörülü, daha sağduyulu olmaktan kim zarar görmüş ki. Hem cuntacılığı eleştirmek askerimizi yıpratmaz; çünkü hiçbir kurum, içindeki küçük bir grubun yanlışından dolayı topyekün suçlanamaz....



--------------------------------------------------------------------------------


Demek ki dengeler değişiyor
Hiç unutmam; yıllar önce gazetede yaptığımız ilk değişiklik Basın Harmanı başlığıyla yayınlanan köşeyi kaldırmak olmuştu. Orada her gün Hürriyet, Milliyet gibi gazetelere ver yansın edilirdi. Keskin bir dille yöneltilen eleştiriler, Ertuğrul Özkök ve Aydın Doğan başta olmak üzere herkesi yerden yere vururdu. Bunu bir gün apansızın kaldırdık. Bazı arkadaşlar itirazda bulundu ve dedi ki: 'Gazetenin en çok okunan, heyecanla takip edilen sütununu kaldırıyorsunuz.' Doğru söylüyorlardı aslında. O bölümün çok takipçisi vardı. Ancak bir köşe çok okunuyor diye onun mahzurları gözden ırak tutulmamalıydı.

Önce şunu iyi tespit etmek gerekiyor: Başkalarının yaptıklarını aşırı derecede ciddiye alanlar, kendi işlerini ciddiye almıyor demektir. İkincisi, sürekli bir markayı hedef alanlar, kendilerini küçük görmenin ezikliği içinde ya da eleştirip durdukları markanın büyüklük imajı altında ezilme riski taşıyordur. Üçüncüsü, lakap takarak ve yaftalayarak yapılan eleştiriler, bir gerçeği yansıtma ve yol göstermekten daha çok, intikam alma, karalama, aşağılama amacı güdebilir ki bu yolla yapılan eleştirilerin ne sahibine faydası dokunur ne muhatabına.

Hepsinden önemlisi, insan kendi yaptığı gazetenin kalitesine odaklanmalıdır; başkasının yaptıkları üzerine çarşaf çarşaf yazı yazanların ya söyleyecek yeni lafı kalmamıştır ya da garazından çatlama noktasına gelmiştir. Tabii ki eleştirileriniz olacaktır rakip gazeteler hakkında; ancak, bu tür konularda çıtayı aşağıya çekmeden, bilgi düzeyinizi yerlerde süründürmeden, üslubunuzu acınacak bir duruma düşürmeden yapacaksınız eleştirilerinizi. İletişim disiplinlerinden kopmadan yaptığınız tenkitler aynı zamanda yol gösterici özellikler taşımalı, insaf ve izan terazilerinde tartıya çıkacak kıvamda olmalı. Yoksa her gün sağa sola saldırmış olursunuz ve kamu vicdanında reddedilirsiniz...

Zaman'ın yıllar önce terk ettiği yazı stilini son dönemde kendini bir zamanlar 'merkez medya' ilan eden gazetelerde görmek şaşırtıcı, aynı zamanda düşündürücü bir gelişme. Bazı kişilerin Zaman'a yaptığı atışları sütunlarından çıkarsanız köşeleri bomboş kalacak. Aslında bu psikolojiye aşina sayılırız. Bir zamanlar bizde de haftanın yedi günü böyle yazılar çıkardı. İhtiyaç hasıl olunca yine medya kritikleri çıkıyor; ama seviyeli, aydınlatıcı, yol gösterici. Hatta eleştiri müphem kalmayacaksa gazete ismi bile zikredilmiyor ki yaklaşımlar ve ilkeler tartışılabilsin...

Farkına varılmadan ölçü kaçmış, eleştiri, insanları incitecek bir hale gelmişse telafisi yapılıyor, özür dileniyor. Büyük gazete olmanın yolu buradan geçiyor. Şu an Türkiye'de bir medya mücadelesi varsa o, kendi yolunda yürüyenler ile yolunu kaybettiğinden dolayı başkalarının yolunu kesmek için patika aşındıranlar arasında geçiyor. Yıllarını bu meslekte tüketmiş bazı kişilerin Zaman hakkındaki insafsız yazılarına okurumuz üzülüyor. Gerek yok. Mütevazi ve müstağni girdiğiniz yola aynı ilkelerle devam edecek, kaybetmişlik duygusu içinde yapılan haksız sataşmalara aldırış etmeyeceksiniz. Başka çare yok...

Ekrem DUMANLI
16 Mart 2009, Pazartesi/Zaman
  Alıntı ile Cevapla
Alt 03-20-2009, 12:42 AM   #8
Süper Moderator
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Çiğli/İzmir
Yaş: 40
Mesajlar: 1.873
Tecrübe Puanı: 4
Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Brifingler Üzerine Yorumlar

Orduyu kapatsak mı?

Mustafa Balbay'ın günlükleri doğru ise çareler arasında bu tedbir de var. Bildiklerimizi, inandıklarımızı yeniden düşünmeli, vazgeçilmez gördüklerimizi köklü bir eleştiri süzgecinden geçirmeliyiz.
Çünkü bu terazi bu sıkleti çekmez. Bu ülkenin güvenliği, o günlüklerde resmedilen ordu ile sağlanamaz. Ortaya çıkan rezalet, tek tek kişilerin eseri değil. Karşımızda sıradağlar gibi kurumsal zaaflar duruyor. Devletin, milletin çıkarları tehdit altında. Bu tehditlerin kaynağında ise Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kurumsal zaafları var. Sıralayalım:

Birincisi: Ordunun hiyerarşisini altüst eden Genelkurmay başkanları ile kuvvet komutanları ve diğer yüksek rütbeliler arasındaki görüş ayrılıkları kurumsal bir nitelik taşıyor. En tepedekinin görüşü, sistematik olarak diğerlerinden farklılık gösteriyor. Bu farklılığın kişisel özelliklerden değil, konumlardan kaynaklandığı anlaşılıyor. Emekliliği yaklaşan kuvvet komutanı siyasetin peşinde. Ordunun sorumluluğunu bütünüyle taşıyan Genelkurmay başkanları ise hukukun ve demokrasinin ülke güvenliğine sağladığı katkının farkında. Buyurun size bir kurumsal zaaf.

İkincisi: Yüksek komuta kademesinin makam odaları, siyasî parti genel merkezleri kadar gündelik siyasetin kotarıldığı mekânlara dönüşmüş. Gündelik siyasetle bu kadar meşgul bir ordunun, teknik olarak aslî görevini ifa etmesi imkânsız. Seçim sonuçlarını beğenmeyen bir kuvvet komutanının "Bu seçim sonuçlarına millet iradesi diyemiyorum, bu ümmet iradesi..." lafının üzerine bir de makam kotardığı siyasî tasarruflar ekleniyorsa, ordunun gücü, o ülkeyi kaba gücün egemen olduğu ilkel bir topluma dönüştürür. Askerlere siyaset yasağı getirilmesinin arkasında, güvenlik amacıyla oluşturulan silahlı gücün, yani ordu mensuplarının elindeki silahları, siyasî eğilimleri doğrultusunda kullanmalarını engelleme çabası vardır. Siyasî parti merkezleri gibi iş gören karargâhlar, kendileri de dahil olmak üzere hiçbir şeyi savunamazlar. Öyleyse, karşımızda apaçık duran ve demokrasi ile doku uyuşmazlığına işaret eden kurumsal zaafı gidermek zorundayız.

Üçüncüsü: Bir siyasî parti kadar gündelik siyasete dalan bir ordu ile o ülkenin çıkarları korunamaz. Halka hesap veren demokratik iktidarlar, millî davalarda askerî yönetimlere göre daha dikkatli ve sorumludur. Sadece silaha dayanan askerî yönetimler, uluslararası alanda destek bulmak için millî çıkarları peşkeş çekerler. 12 Eylül yönetiminin kabul ettiği meşhur Rogers Planı, buna örnektir. Balbay'ın günlüklerinde insanı dehşete düşüren bir ayrıntı var. Kuvvet komutanı, hükümetin zor duruma düşmesi için "Kıbrıs'ın altında kalması"ndan bahsediyor. "Hükümetin Kıbrıs'ın altında kalması", Türkiye'nin bu millî davada "büyük bir kayba uğraması" anlamına geliyor. Şerefli askerlerin bu söz üzerine, şapkalarını önlerine koyup derin derin düşünmeleri lâzım. Artık, Halaskâr Zabitan subaylarının Balkan Savaşları sırasında söyledikleri "Edirne'yi Enver geri alacaksa, bırakalım Bulgarlarda kalsın" sözünden yola çıkarak, askerin siyasetle uğraşmasının nelere mal olacağını anlatmak yerine, bu günlükleri Harp Okulu öğrencilerine okutmak yeterli. Belki böylelikle yeni bir kurumsal anlayış gelişebilir.

Dördüncüsü: Bu günlüklere yansıdığı kadarıyla, yüksek komuta kademesinin dünyayı anlama ve yorumlama kapasiteleri ve entelektüel yeteneklerinde çok esaslı sorunlar var. Dünyayı ve Türkiye'yi çok eksik bir donanımla takip ediyorlar ve yanlış sonuçlar çıkartıyorlar. Bu durum da ordunun sevk ve idaresinde kurumsal bir zaafa işaret ediyor. Çağın şartları dikkate alınarak, entelektüel donanımı daha yüksek bir komuta sınıfı oluşturacak bir terfi ve atama sistemine geçilmesi gerekiyor.

Beşincisi: Ordumuzda esaslı bir demokratik denetim sorunu var. Bu durum da kurumsal bir zaaf, ama bu zaafın giderilmesi demokratik kurumların sorumluluğunda.

Sonuç? Mondros'ta ordumuzu lağvettik. Sonra Erzurum'da yenisini kurduk. Elbette bugün ordumuzu kapatmamız gerekmiyor. Ama, ordumuzun kurumsal zaaflarının sebeplerine inilerek, kapsamlı çabalarla giderilmesi gerekiyor. Devletimizin, dolayısıyla ordumuzun itibarını başka türlü koruyamayız.

Prof.Dr.Mümtazer TÜRKÖNE
19 Mart 2009, Perşembe/Zaman
  Alıntı ile Cevapla
Alt 03-20-2009, 11:31 PM   #9
Süper Moderator
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Çiğli/İzmir
Yaş: 40
Mesajlar: 1.873
Tecrübe Puanı: 4
Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Brifingler Üzerine Yorumlar

Genelkurmay'dan bildiri bekliyoruz

En iyi ordu, siyaset değil işini yapan ordudur. Siyaset bir orduyu çürütür. Siyasete bulaşmış bir ordunun neden olduğu acıları bu denli derinden yaşamış bir başka ülke var mıdır, bilmiyorum.
Ama hâlâ bu ordunun en üst makamlarına çıkmış askerlerin arasında boğazına kadar siyasete batmış komutanların varlığını biliyoruz. Ergenekon soruşturmalarında öğrendiklerimiz, internet sitelerine düşen ses bantlarından duyduklarımız dehşet verici...

Anlaşılan, siyaset yoluyla ikbal ve iktidar arayan askerlerin ülkeleri için nasıl bir felaket kaynağı olduğunun farkında değil bazıları. Edirne'yi Bulgarlara bırakıp İstanbul'da siyasi iktidar ve ikbal peşinde koşanların ellerinde koca bir imparatorluk battı; milyonlarca Osmanlı insanı, Müslüman'ı ve gayrimüslimiyle yuvasından, canından oldu. Enver Paşa'nın anılarına bir bakınız; anılarının başında bütün detaylarıyla Rumeli'de çetecilerle nasıl savaştığını anlatan Enver Paşa, kendisi İttihat Terakki 'çete'sine girince artık askerlik değil, isyan, ihtilal ve sabotaj anılarını anlatmaya başlamıştır. Sonuç ortada...

Aynı durum yüz yıl sonra Özden Örnek'in 'darbe günlükleri'nde de karşımıza çıkar. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'na atanan Amiral Örnek; 'anlaşılan bundan sonra bahriye işlerinden çok siyasi meseleleri konuşacağız' notunu düşer günlüğüne.

Evet, konuşmuşlar; Genelkurmay başkanlarını nasıl etkisiz hale getireceklerini, medyayı nasıl adam edeceklerini, kimleri cemselerle toplayacaklarını, yeni bakanlarını, valilerini konuşmuşlar, planlamışlar. Yaptıkları bir darbe teşebbüsü; anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye kalkışmak. Cezası, ağırlaştırılmış müebbet olan bir suç. Haklarında böylesine ağır bir suç iddiasında bulunulanların ağırlıklı bir bölümü rütbeli askerler.

Bu iddialar yargıya intikal etti ve etmeye devam edecek. Darbecilik ilk defa yargılanacak. Adalet tecelli edene kadar yapılması gerekenler de var; ilk başta da ordunun, haklarında bu tür suçlamalar bulunan askerlerle arasına net bir mesafe koyması. Başka türlü ordunun imajındaki yıpranmayı durdurması mümkün değil.

Ortalığa düşen bunca ses kaydı, günlük ve belgeler karşısında ordu bir açıklama yapmak zorunda, eğer daha fazla 'yıpranmak' istemiyorsa. Orduda 'yeni dönemi' işaret eden bir bildiri olmalı bu. Milli iradeyi yok sayan, yüksek yargıyı baskı altına alan, medyaya haddini bildiren bir 'gece yarısı bildirisi'nden söz etmiyoruz. Artık şart olan bir 'demokrasiye bağlılık bildirisi'.

En ufak bir eleştiriyi ordunun zayıf düşürülmesi planlarının bir parçası olarak yorumlayan ve açıklamalar yapan Genelkurmay, kendi mensuplarının bu girişimleri karşısında sessiz mi kalacak? Orduyu yıpratan, elindeki silahı halkına, demokrasiye ve hukuka çevirmiş mensuplarıdır. Kamu görevlilerini ayaklarını kesmekle tehdit edebilen, savcılara hâkimlere hakaretler yağdıran, kendi Genelkurmay başkanını tasfiye etmeyi planlayan, açıkça darbe planları yapan bir ordudan daha ağır bir tehdit düşünemiyorum bir ordunun saygınlığı için.

Demokrasiye gerçekten bağlı, hukuku içine sindirmiş, milleti güden değil milleti koruyan bir misyona sahip bir ordu güçlüdür, toplumla barışıktır ve demokratik rejimle örtüşüktür.

Şimdi Genelkurmay'dan beklenen; yapacağı bir açıklamayla demokrasiye sonuna kadar bağlı olduklarını, cuntacılığa karışanların ordu tarafından korunmayacağını ve gerekli hukuki işlemlerin yapılacağını deklare etmesidir. Bunu sadece genel kamuoyu için değil, kendi camiasının selameti için de yapmalıdır.

Darbeciler yargılanırken, ordu içinde hâlâ uzantısı olabilecek darbe heveslileriyle mücadele edecek olan kurum TSK'dır. Asker sivil herkes şunu anlamalı; elindeki silaha güvenerek siyasete müdahaleye kalkışmak artık iktidar ve ikbal getirmiyor, aksine hangi rütbede olursa olsun askerin alnına bir kara leke olarak yapışıyor ve hatta yargı önünde hesaba da çekiliyor.

Prof.Dr.İhsan DAĞI
20 Mart 2009, Cuma/Zaman
  Alıntı ile Cevapla
Alt 03-20-2009, 11:42 PM   #10
Süper Moderator
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Çiğli/İzmir
Yaş: 40
Mesajlar: 1.873
Tecrübe Puanı: 4
Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Brifingler Üzerine Yorumlar

Asker demokrasinin neresinde?

Emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Salim Dervişoğlu'nun Yeni Şafak'tan Mehmet Gündem'e verdiği röportaj üzerinde durmaya değer.
Özellikle Kürt meselesi hakkında söyledikleri, 'devlet'in bu konuda önemli bir yaklaşım ve siyaset değişikliğine hazır olduğunun da bir işareti sayılabilir. "Kürt meselesi imkânlarımızı yutuyor, kanımızı emiyor, dünyadaki etkinliğimizi azaltıyor, psikolojimizi bozuyor, insanlarımız şehit oluyor. Kürt meselesi üzerinde cesaretle düşünmemiz lazım, sadece askerî yöntemlerle çözülmez... Sorunun kökünü kurutmak lazım."

Bu tespitler, en azından bazı askerlerin nereden nereye geldiklerinin bir göstergesi. Bir diyeceğimiz yok, olamaz da... Üzerinde duracağımız, Dervişoğlu'nun bir ifadesi; askerin demokrasi ile arasındaki 'soğukluk'un şifrelerini ele veren bir ifadesi. Mehmet Gündem'in 'Devlette kurumlar arasında sorunlar var mı?' sorusuna verdiği cevapta asker ile siyaset arasında karşılıklı bir tereddüdün varlığını kabul edip bunun 1950'den beri bütün dönemler için geçerli olduğunu söylüyor emekli Oramiral. Sonra da ilave ediyor: "Askerler iktidara gelenlerle aynı paralelde düşünmüyorlar."

Röportajın koptuğu yer burası. Siyasal iktidarlar askerle hangi konularda, neden 'paralel düşünsünler'? Paralel düşünmeyince ne yapmalı? Hükümetler seçmene karşı sorumludurlar, onlara hesap verirler. Seçmenin beklentilerine cevap veremeyen partileri seçmen iktidardan uzaklaştırır. Yani halk, iktidar ile 'paralel düşünmeyince' iktidar partisini gönderir, bir başkasını seçer. Peki asker, memleket meseleleri hakkında siyasal iktidarla 'paralel düşünmeyince' ne yapar? Darbeyle, olmadı muhtırayla, yok bildiriyle iktidardan uzaklaştırmaya mı çalışır? Yakın siyasî tarihimiz bunun en az dört örneğine şahit... Tabii mesele sadece bir 'görüş ayrılığı' meselesi değil; 'kim bu ülkeyi yönetecek' meselesi. Bu büyük 'sorun'u çözmek için milleti hakem sayanlarla, bu hakkı ve yetkiyi kendilerinde görenler arasındaki bir 'fikir ayrılığı'ndan söz ediyoruz. Yoksa 1950'den beri her seçimle gelen her iktidar orduyla nasıl ters düşünebilir?

Yani sorun 'yapısal', demokrasiyle alakalı; daha doğrusu demokrasiden kaynaklanıyor. Demokrasi öyle bir sistem ki hep 'askerle ters düşenleri' iktidar yapıyor. Askerle ters düşenleri iktidar yapan bir millet, buna imkân veren bir demokrasi rejimi ve buna aracılık yapan siyasî partiler var... Kafada böyle bir demokrasi, halk ve siyaset algısı olunca askerin 'yerinde durması' zor...

Ama bu anlayış çok sorunlu; 1950 seçimlerinden bu yana siyasal iktidarın 'karşı devrimciler'de olduğu bir saplantı, yaygın ve yanlış bir saplantı. Bu zihniyetin üzerine gidilmedikçe ordu içinde siyasete müdahale eğilimi diri kalacak.

Siyasetçileri tanımı gereği kötü, tehlikeli; milleti aldatan, vatanın yüksek menfaatlerini değil siyasî çıkarlarını ve ikbalini önceleyen bir güruh olarak niteleyen bir zihniyet, demokrasiye izin vermez. En kötüsü darbe yapar, en iyisi sistemin içine siyaset üzerinde denetimini sağlayacak vesayet unsurlarını monte eder. 1961 Anayasası'ndan beri de bunu yapıyorlar zaten. Bu zihniyet ve yaklaşım, Genelkurmay Sözcüsü Tuğgeneral Metin Gürak'ın Bülent Arınç hakkında söylediklerinde de zuhur etti.

Genelkurmay'dan beklenen, Ergenekon sanığı emekli generallere sahip çıkmak değil, orduyu cunta şaibelerinden arındırmaktır. Karargâh Evleri soruşturmasında ordunun tutumuna ilişkin ikna edici açıklama yapamayan, bir muvazzaf askerin mal varlığına ilişkin iddialara cevap veremeyen bir sözcü, iş bir siyasetçiye cevap yetiştirmeye gelince aslan kesiliyor. Bu tür yanlışlar askerin güvenilirliğini ciddi biçimde sarsıyor. Darbelerle ve darbecilerle arasına mesafe koyamayan bir Genelkurmay'ın toplumla yolları ayrılıyor, itibarı zedeleniyor. 1950'den bu yana askerin siyasal iktidarla 'paralel' olamayışı da bundan. Ayrı düştüğü, siyasal iktidarlar değil, halkın demokrasi tercihi... Bu ayrılığa bir son verilmeli...



Prof.Dr.İhsan.DAĞI
17 Mart 2009, Salı/Zaman
  Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil


Powered by vBulletin® Version 3.7.2
Copyright ©2000 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.2.0 ©2008, Crawlability, Inc.
Hosting