Kağızman Forumları, Kağızman, Kars Anasayfa Film Arşivi


 
 
Geri git   Kağızman Forumları, Kağızman, Kars Türkiye ve Dünya Türkiye

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 07-18-2008, 08:22 PM   #1
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.500
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Sorunlara Çözüm Önerileri


Türkiye'nin ombudsmanı Abant Platformu
Kendine has katılımcı, demokrat ve özgürlükçü yapısı ile toplumumuz için bir çeşit ortak akıl arayışı olan Abant Platformu, 10 senelik süreçte gerçekleştirdiği önemli ve tarihî toplantılardan birini geçtiğimiz günlerde Abant'ta gerçekleştirdi.
Yaklaşık 3 yıldır Abant Platformu'nun genel sekreterliğini yürüten biri olarak, toplantının başladığı ana kadar hiçbir toplantıda olmadığı kadar tedirginlik vardı üzerimde. Toplantı sonunda konuştuğum katılımcılarda da aynı gerginliğin varlığının itirafı, çok da yersiz bir endişe içinde olmadığımın ispatı oldu sadece. Tedirginliğime sebep, büyük bir oranda yanlış anlamalar üzerine kurulu bir algı üzerinde kurgulanan dil ile vücut bulan söylemin, tartışıldıkça çözüm yerine çözümsüzlüğe doğru yol alan seyri idi. Toplantının ana başlığı olan "Kürt Sorunu: Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak" aslında konuya Platform olarak nasıl yaklaşıldığının bir göstergesi. Nitekim birçok konuşmacı bu noktaya bolca atıf yaptı.

Evet, 2,5 gün boyunca hep birlikte bir yerlerde unutulmuş, bu topraklara ait hava içinde birleştiren, yakınlaştıran, anlaştıran, kolaylaştıran ama kesinlikle ayırmayan, ötekileştirmeyen, bölmeyen ve dışlamayan bir espriyi yakalamaya çalıştık. Bu espri Abant Platformu'nun 10 senedir adeta varlık gayesi olan, Abant ruhundan başka bir şey değildi aslında. Sonuç bildirisi okunup, bu bildiriye efradını cami ağyarını mani bir son şekil verilmesi adına, müzakerecilerin görüşleri sorulduğunda, konuşmaya başlayan birçok kişinin "bu kadarını beklemiyordum, bu kadarı beni şaşırttı, eksiği yok altına imzamı atarım, buraya gelirken çok da ümitli değildim" yollu ifadeler, aslında Abant Platformu tecrübesinin en azından katılımcılar tarafından yeteri kadar tanınmadığının bir göstergesi oldu.

Yukarıda saydığım ifadeleri dinlerken yanımdaki Prof. Dr. İhsan Dağı "Abant 10 senedir bunu başarıyor zaten" diyerek, ortaya çıkan sonuca şaşırmadığını ifade ediyordu. Karşılıklı empati gayreti içinde oluşan sempati neticesinde, sonuç değerlendirme metnine yansıyan maddelerin toplumun arzu ettiği bir gerçeklik içermesi, toplantı sırasında konunun merkezindeki insanların toplu olarak Mehtap TV'den yayınlanan programı 30-40 kişilik gruplar halinde seyretmesi, seyrederken telefonla salondaki müzakerecileri arayarak ya da mesaj atarak "şunu da ifade edin" demeleri, işin doğrusu alışık olmadığımız farklılıklar.

Toplantının bir gün sonrası, bölgenin ticaret ve sanayi odalarının sonuç bildirisine destek verme mahiyetindeki açıklamalarına, yakın zamanda memleketin diğer ticaret ve sanayi odalarından da destek beklemek, fazlaca bir beklenti olmasa gerek. Zira gelinen noktada Platform Başkanı Mete Tunçay beyin de dediği gibi "bir Kürt sorunu vardır. Ama bir Kürt çözümü yoktur. Çözüm Türkiye'nin çözümü olmak zorundadır". Platformun açılış toplantısına katılıp, tam bir buçuk gün orada konuşulanları pür dikkat dinlemenin ötesinde ufuk açıcı katılımı ve manifesto mahiyetinde açılış konuşması ile "70 yaşımda demokrasiyi ben ne yapayım? Demokrasi istiyorum ama hemen şimdi!" derken, değişen devlet anlayışının en güzel örneğini ortaya koyan saygıdeğer Bolu Valisi Halil İbrahim Arıkan toplantının ilk sürprizi idi. Ama gerçek ve büyük sürpriz iki buçuk gün boyunca gerçekleşti. Bu yakıcı ve asırlık acılarla yoğrulmuş konuyu beklenmeyen bir sakinlikle ve olgunlukla canlı yayın gibi birçok risk içeren unsura rağmen katılımcılar ortaya koydular. Toplantıya katılan katılımcılardan Diyarbakır'da yaşayan bir arkadaşımdan aldığım telefonda, halkın şöyle dediğini ifade ediyordu: "Hayret ilk defa kavga etmeden, bağırmadan, gülerek bizimle ilgili bir konu konuşuldu." Kanaatimce katılımcıların samimiyeti, konu üzerinden kendilerine bir alan açma vasıtası oluşturmama niyetlerinin bunda payı büyük. Şurası bir gerçektir ki gerek Kürt sorunu ve gerekse diğer mayınlı sosyal alanlarımız üzerine ipotek koyanlar, aslında tam da bu sorunların çözümünden yana tavır alamayanlardır. Bu ipotekleri Abant vari açılımlarla bir bir ortadan kaldırdıkça, eminim nasıl bir fasit daire içinde döndürüldüğümüzü anlayacağız.

Türkiye, Ergenekon ve Ergenekonculuğu bir daha çıkamamacasına zihni ve fiili kuvvetleri ile birlikte yokluğa mahkûm edebilir ise geleceği birlikte aramanın yolu her yönü ile açılmış olur kanaatindeyim. Toplantıda da denildiği gibi Kürt sorunu dâhil her meselemizin çözümü tam demokratik bir anayasa ve AB vizyonu çerçevesinde daha müreffeh bir Türkiye perspektifi ile mümkün. Toplantı sırasında konunun siyasi taraflarının olmayışı tenkit edilse de siyasetin bu toplantıyı değerlendirdiğini ve bu fırsatı kaçırmayacağını umuyorum. Zira onlarsız, onlardan daha medeni ve somut bir sonuca ulaşarak ortak aklın sesi bir metne imza atan aydınlar, tarihî bir sorumluluk ifa ederek siyasete 'çözüm için adres burada' demeye gelen bir ses verdiler. Siyasete verilen bu ses kadar diğer önemli bir ses de kendini yer yer 1. kuvvet sayarak toplumsal mühendislik yapmaya cüret eden medyaya verildi. Medya bu sesi alır ya da almaz, bilinmez ama Mustafa Akyol'un medyanın konuya bakışı adına verdiği anekdotlar çok çarpıcı idi.

Haber anlayışı ve dizilerdeki Kürtler ve onlara ait hayatları anlatmada ortaya koyduğu tamamen reytinge yönelik çarpık çurpuk, reel hayatın tamamen dışında ve şabloncu anlayışla Kürt sorunu etrafındaki hiçbir meseleye olumlu katkısı olmayan medyanın, Doğu ve Güneydoğu'da tiraj noktasındaki sıkıntılarının sebebini düşünmeleri gerekmez mi? Önyargılardan uzak ve muhatabı şablonlara mahkûm etmeyen bir dinlemenin, anlamanın olmazsa olmaz şartı olduğunu tekrar öğrendik. Bu noktadan bakıldığında Rojbin Tugan Hanımefendi'nin çığlığına, aynı yerden bakabilme cesareti ile "bu acı benim de acım" diyen Mümtaz'er Türköne bu konudaki tarihî bir ezberi bozdu. Kısaca tadı damağımızda kalan, yakaladığı pozitif hava ile devamının arzu edildiği bir toplantıyı yapmış olarak Abant Platformu sosyal sorumluluğunu yerine getirmiş oldu. Bu zengin Türkiye birikiminin insanımıza açtığı ufka sahip çıkmak lazım.

SALİH YAYLACI - ABANT PLATFORMU GENEL SEKRETERİ
18 Temmuz 2008, Cuma/Zaman

Konu Nurettin Önalan tarafından (07-18-2008 Saat 10:16 PM ) değiştirilmiştir..
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 07-18-2008, 08:39 PM   #2
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.500
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Sorunlara Çözüm Önerileri

Kürt sorununda çözüm arayışları (1)


Kürt sorununun nasıl ve ne şekilde çözülmesi gerektiği yıllardır tartışılıyor. Konunun tanımında nasıl uzunca bir süre ortak bir noktaya varılmadıysa, aynı şekilde de uzlaşma gerçekleşmiyor.



Türkiye'de hâlâ önemli bir kesim, mevcut inkâr, baskı ve asimilasyon politikalarının devamını istiyor. Kürt sorununu sadece "ayrılıkçı, bölücü'' bir terör sorunu olarak görenler askerî güvenlik tedbirlerinden başka bir anlayışa yanaşmıyor. Kürt kimliği ile ilgili her türlü talep bölücülükle itham edilip damgalanıyor. En küçük bir demokratik açılımın daha sonra diğer talepleri tetikleyeceği, kültürel bireysel hakların grup haklarına grup haklarının etnik federasyona, onun da bir adım sonra bağımsız Kürdistan'a dönüşeceği paranoyası uykuları kaçırıyor. Ortadoğu'nun insanına, kültürüne, tarihine yabancı ve düşman statüko yanlıları ile onların borazanları "miğferli medya'' sürekli olarak korku pompalıyor. Kürt sorununun çözümünden yana olan, ancak birbirinden çok farklı ideolojilere, dünya görüşlerine sahip yüzlerce aydın, entelektüel ile parti ve örgütlerin çözüm önerilerini birkaç başlık altında toplamak mümkün. Bunlar: Kürt ulusalcıları (bağımsız Kürdistan fikrini savunanlar), Etnik federasyon isteyenler, Birlikte yaşama projesini savunanlar.

Kürt ulusalcılığının ortaya çıkışı 20. yüzyılın başındadır. 1789 Fransız İhtilali'nden sonra bir burjuva ideolojisi olan ulus-devlet fikri bir kısım Kürt aydınını etkiledi. Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde önce gayrimüslim halklardan Sırplar, Yunanlılar, Romenler, Bulgarlar ve Ermenilerin kapıldıkları ulusalcı-milliyetçi düşünceler zamanla Müslüman unsurları da etkiledi. Arnavutlar ve Araplardan sonra bazı Kürt aydınları da bu akıma katıldı. Kürtlerin dışında yukarıda adı geçen tüm halklar Osmanlı'ya karşı başkaldırarak amaçlarına ulaşırken bunların içerisinde sadece Ermeniler başarısızlığa uğradı. Büyük acılar yaşayan Ermeni halkı çıkarlarına aykırı bir siyasi kalkışma Ermeni halklarının felaketiyle sonuçlandı. Müslüman Arnavutların ve Arapların zıddına Kürtler Osmanlı'yı terk etmedi. 1. Dünya Savaşı'nın tüm felaketlerini Kürtler Türklerle birlikte göğüsledi. Kürt halkı ve önderleri, İslam kardeşliği ve birliği düşüncesiyle Türklerin kaderleriyle kendi kaderlerini aynı gördü. Bugün de bir kısım aydının dışında Türkiye'deki Kürtlerin ezici çoğunluğu ayrılarak bağımsız bir Kürt devleti kurma yerine adil ve demokratik cumhuriyette birlikte yaşamayı savunmaktadır. 20. yüzyılda Ortadoğu'da bir Kürt devletinin kurulmamasının iki nedeni vardır. 1) Batılı emperyalistlerin bağımsız Kürt devletini çıkarlarına uygun görmemiş olmaları. Bunu uygun görmemelerinin birkaç nedeni vardır. 2) Türklerle yaklaşık bin yıldır birlikte yaşayan ve dinî yaşamları çok güçlü olan Kürtlerin Türklerden ayrılmayı istememiş olmalarıdır.

Ulusal devlet fikrine ve Türkiye'den ayrı bağımsız bir Kürdistan'a bugün de Kürtlerin büyük bir kısmının itirazı vardır. Bu itirazlar genel olarak iki ana başlık altında toplanabilir.

1) Ulus devlet fikri ve ulus-devlet modeli 19. yüzyıl modasıydı. 21. yüzyılda ulus-devletin modası geçmiş, geçerliliği kalmamıştır. Tüm dünyada küreselleşme dalgası yaşanmaktadır. Bilgi ve kültür sınır tanımamakta, mal dolaşımı engellenememektedir. Günümüz dünyasında spordan modaya, sinemadan müziğe kadar üretilen tüm değerler bütün dünyaya anında yayılmakta, keza bilgi ve teknoloji de aynı şekilde sınırları aşmaktadır. Çin'de üretilen bir mal, birkaç gün sonra dünyanın diğer ucunda pazarlanmaktadır. İnternet nerdeyse tüm insanlığın ortak hafızası haline gelmiştir. Farklı dil, din ve ırklardan insanlar arasında evlilikler artmakta, yerel diller kaybolurken İngilizce tüm dünyanın resmî dili haline gelmektedir. Böyle bir dünyada ulusal sınırların ekonomik ve kültürel olarak bir anlamı kalmamakta, 19. ve 20. yüzyılda kendi çıkarları için milliyetçiliği ve ulusal sınırları savunan burjuvazi bugün küresel sermayeye dönüştüğünden, çıkarlarına engel olarak gördüğü sınırları kaldırmak istemekte ve her geçen gün daha fazla silikleştirmektedir. Ulus-devletler yerine Kuzey Amerika Birliği (NAFTA), Avrupa Birliği ve Şanghay Beşlisi gibi daha geniş bölgesel işbirlikleri, siyasi ve ekonomik birliktelikler önem kazanmaktadır. Dünyanın mevcut halinde "geç kalmış bir Kürt ulusalcılığı"nın Kürtlere yarar yerine zarar getireceği yaygın bir kanaattir. Kürtler işlevini yitiren geri bir modeli deneyeceklerine modern dünyaya ayak uydurarak yeni döneme uygun bir siyasi organizasyon içinde olmayı arzu etmektedirler.

2) Ulus-devlet modeli, Ortadoğu'ya uymamaktadır. Ulus-devlet, Ortadoğu toplumlarına çözüm değil çözümsüzlük getirmiştir. Çünkü:

Ortadoğu ile Avrupa aynı toplumsal yapıya sahip değildir ve farklı tarihsel süreçlerden geçmişlerdir. Ortadoğu, Reform, Rönesans, Aydınlanma, Sanayi Devrimi ve burjuva demokratik devrimleri gibi bugünkü Avrupa'yı Avrupa yapan tarihsel dönüm noktalarını tecrübe etmiş değildir. Ortadoğu'da Batılı anlamda bir burjuva ve işçi sınıfı oluşmamıştır. Avrupa'daki feodalite ile Ortadoğu'nun feodal yapısı birebir örtüşmez. Bu bağlamda Avrupa'nın 'lord'u ile Ortadoğu'nun 'ağa'sına; Hıristiyanınlığın 'kilise'si ve 'papaz'ı İslam'ın 'cami'sine ve 'imam'ına denk gelmez.

Ortadoğu'da etnik, dinî ve mezhebî farklılıklar birbirinden kalın coğrafi sınırlarla ayrılmış olmayıp iç içedirler. Kürt-Türk-Arap, Müslüman-Hıristiyan, Sünni-Şii çoğu kez aynı şehirde aynı mahallede birlikte yaşamaktadırlar. Aynı şekilde Ortodoks, Katolik ve Protestanlar; Süryani, Ermeni ve Rumlar da iç içe yaşamışlardır. Toplumsal yapı, tarih boyunca çatışma va ayrışma üzerine değil, uzlaşma ve birlikte yaşama üzerine bina edilmiştir. İstanbul, Kahire, Bağdat ve Şam gibi kadim İslam şehirlerinde durum budur.

Bu etnik, dinî ve mezhebî farklılıklar birbirleri ile çatışan küçük devletler yerine büyük devletlerin egemenliği altında yaşamışlardır. Bu yönü ile Ortadoğu'nun tarihi imparatorluklar tarihidir. Roma, Med, Pers, Bizans, Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı dönemleri bunun örneğidir. Bazı dönemlerde, kısa süren fetret dönemlerinde, küçük devletçikler ortaya çıksa da bu durum hemen sona ermekte ve tekrar büyük bir siyasi organizasyon duruma hakim olmaktadır. Moğol istilasından sonraki dönem buna örnektir.

Ortadoğu'da baskın faktör, etnisite değil, din ve mezheptir. Türkiye, İran, Irak, Suriye, Lübnan ve Mısır'da durum bu merkezdedir. Kerkük Türkmenleri ile Irak Kürtlerinin Şii olanları, Arap Şiilerle birlikte hareket etmektedir.

Ortadoğu'da aynı din ve mezhepten olanlar arasında dil ve ırk farklılığı gözetmeden evlilikler yapılmaktadır. Aileler arası entegrasyon üst düzeydedir. Sadece Türkiye' de bir milyonun üzerinde Türk-Kürt evliliği olduğu tahmin edilmektedir.

Ortadoğu'da kavimler arası etnik savaşlar yok denecek kadar azdır. Ortadoğu'da tarihin kaydettiği en önemli savaşlardan üç tanesi Türklerin kendi arasında olmuştur. Bunlar Fatih Sultan Mehmet ile Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan, Yıldırım Beyazıt ile Özbek Timurlenk; Yavuz Sultan Selim ile Safevi Şah İsmail'in arasında geçen savaşlardır. Bu hükümdarların hepsi Türk'tür. Dahası Şah İsmail haricinde diğerlerinin tamamı mezhep olarak da Sünni'dir. Savaşların nedeni iktidar kavgasıdır.

Ulusçuluk fikri Ortadoğu'da çok yenidir. Önce askerî devletler kurulmuş ve devlet eliyle ulus yaratılmaya çalışılmıştır. Türkiye'de Ağaoğlu Ahmed, Ziya Gökalp, Moiz Kohen; Arap dünyasında baas ideoloğu Mişel Eflak ve Cemal Abdülnasır bu işin önderleri olmuşlardır. Kürt ulusalcılığı ise geç kalmış bir ulusalcılıktır. Halen Arap dünyasında Arap milliyetçiliği, din ve mezhebin önüne geçmiş değildir. Modern anlamda bir ulusal bilinç birlikten bahsedilmez.

ALTAN TAN
18 Temmuz 2008, Cuma/Zaman
(Abant Platformu)
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 07-19-2008, 02:38 PM   #3
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.500
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Sorunlara Çözüm Önerileri

Kürt sorununda çözüm arayışları (2)


Etnik federasyon fikri de, her dine, her mezhebe ve dile ayrı bir devlet veya yönetim modeli sağlama gibi çağdaş ihtiyaçlara tam bir cevap oluşturmamaktadır. Ayrıca aşağıdaki nedenlerden dolayı da etnik federasyon Türkiye şartlarına uymamaktadır.



Türkiye'de yaşayan Kürtlerin yaklaşık % 60'ı Türkiye'nin batısında İstanbul Ankara, İzmir, Adana, Mersin, Bursa gibi illerde yaşamaktadırlar. Suriye, Irak ve İran'da ise Kürtler, daha ziyade kendi coğrafyalarında ikamet etmiş, ülkenin diğer bölgelerine bu kadar yüksek oranda dağılmamışlardır.

Türkiye'de Türkler ve Kürtler arasındaki evliliklerin sayısının bir milyonun üzerinde olduğu tahmin edilmektedir. Bu durumu İran, Irak ve Suriye'deki Kürt-Arap, Kürt-Pers ilişkilerinde gözlemek mümkün değildir. Bu evlilikler, Türkler ve Kürtlerin birbirine karışma ve toplumsal ilişkilerde iç içe geçme düzeyinin çok yükselmesine neden olmuştur.

Ekonomik entegrasyon çok ileri bir safhadadır. Kürtler Türkiye'nin hemen hemen her yerinde çok önemli ekonomik kazanımlar elde etmiş, büyük miktarlarda yatırımlar yapmışlardır. Ekonomik yönden Türklerle Kürtlerin sayısız ortaklığı vardır. Çıkarları iç içe geçmiştir. Beri yandan siyasal ve kültürel haklar konusunda çeşitli sorunlar yaşasalar da Kürtler vatandaşlık yönünden her türlü hakka eşit seviyede sahiptirler. Suriye Kürtlerinin önemli bir kısmı vatandaş bile değildir.

Kars, Iğdır, Erzurum, Sivas, Erzincan, Elazığ, Malatya, Kahramanmaraş, Gaziantep, Adıyaman gibi illerde Türk ve Kürt nüfus iç içe yaşamakta; Mardin, Şanlıurfa, Batman ve Siirt gibi illerde ise % 20-30 oranında Arap bulunmaktadır. Bu yönü ile etnik federasyon sınırlarını tespit etmek bile başlı başına büyük bir sorundur. Tüm bu nedenlerden dolayı Türkiye'de Kürt-Türk mübadeleleri gibi fikirleri hiç kimse aklından geçirmemektedir.

Türkiye'de federasyon fikrini savunanlar etnik federasyon sınırları içerisindeki Kürt illerinde Kürtler dışındaki diğer etnik gruplara her türlü demokratik hakların verilmesi gerektiğini, Türkiye'nin batısındaki Kürtlere tüm demokratik haklarının tanınmasıyla sorunun çözülebileceğini savunmaktadır. Irak, Suriye ve İran'da kısmen işleyebilecek olan bu yöntem, Türkiye'de fayda sağlamak şöyle dursun, büyük mahzurlar doğuracaktır. Ülkeyi büyük tartışma, çalkantı ve kavgalara sürüklemesi kaçınılmaz olan bu yola başvurmaktansa, sınırlar koymadan çözümü tüm ülkenin demokratikleşmesinde aramanın daha akılcı bir tercih olacağı aşikârdır. Bütün Türkiye'yi demokratikleştirmek en kestirme yoldur. İstanbul'da Kürtçe eğitim veren okullar, Hakkâri'de de Türkçe eğitim veren okullar olabilmelidir. İsteyen istediği eğitimi alabilmelidir.

Birlikte yaşama projesi

Türkiye'deki Kürt sorununun çözümünde en gerçekçi yol "birlikte yaşama projesi"ne hayatiyet kazandırmaktır. Bunun dışındaki yaklaşımlar meseleyi çözmekten ziyade daha içinden çıkılmaz bir hale getirecek ve bugüne kadar yaşananlardan daha büyük acılara sebebiyet verecektir. Birlikte yaşamanın geçmişteki bin yıllık başarılı deneyimi -son Cumhuriyet dönemi hariç- tarihî referanslarımızdır. İslam dini çok önemli bir paydadır. Eğer son 30 yıllık süreçte yaşanan olaylarda 40 bin kişi hayatını kaybetmesine rağmen halklar arasında kin ve nefret duyguları boy vermemişse, bunu sağlayan en önemli faktör Kürtler ve Türkler arasındaki dinî birlikteliktir. Fakat hemen belirtmek gerekir ki, 1923 sonrası hakim kılınan inkâr, baskı ve asimilasyon anlayışının -kısaca mevcut statükonun - devam etmesi imkân dışıdır. Birlikte yaşama iradesinin yeni toplumsal sözleşmeyle tescil edilerek yenilenmesi gerekmektedir. Birlikte yaşama iradesini esas alan bir çözüm için siyasi, sosyal ve ekonomik olarak yapılması gerekenleri şu şekilde özetlemek mümkündür.

1. Siyasi olarak

Yeni sivil ve demokratik anayasa hazırlanmalıdır. Bu anayasada Türkiye'nin sınırları ve bayrağı muhafaza edilmeli, resmi dil Türkçe olmalıdır. Anayasa'daki "Herkes Türk'tür" ibaresi değiştirilmeli, vatandaşlık tanımı yenilenmelidir. Ya Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı ibaresi kullanılmalı veya vatandaşlık tanımı yapılmamalıdır.

Din, mezhep, etnisite, dil ve benzeri her tür farklılıkların varlıklarını ve kültürlerini yaşatma ve ifade etme hakları anayasal teminat altına alınmalıdır.

Kürtçe anadille eğitimin önü açılmalıdır. Bu konuda mevcut anayasa taslağında bulunan "Türkçe dışındaki dillerde yapılacak eğitim kanunla düzenlenir" hükmü olumludur. Başlangıç olarak okullara seçmeli Kürtçe dersleri konulmalı, isteyene Kürtçe öğrenme imkânı bu şekilde sağlanmalıdır. Süreç içerisinde ise hedef, dileyen herkesin kendi anadilinde eğitim hakkına sahip olmasıdır.

Üniversitelerde Kürdoloji enstitüleri ve filolojileri açılmalıdır.

Radyo ve televizyonlarda süre ile sınırlı tutulan Kürtçe yayınlar özel kanallarda süresiz olarak serbest bırakılmalıdır. TRT'de bir kanalda sürekli olarak Kurmanci ve Zazaca yayın yapılmalıdır.

İsimleri değiştirilen tüm coğrafi birimlerin orijinal isimleri iade edilmelidir.

2. Sosyal politika

Bölgede yaklaşık üç bin köy ve mezra boşaltılmış, üç milyon insan göç etmek zorunda kalmış, büyük travmalar yaşanmıştır. Koruculuk, göç, çarpık kentleşme, uyuşturucu, fuhuş, kadın intiharları, eğitimsiz genç nüfus (Diyarbakır nüfusunun % 47'si 15 yaşın altındadır), sokak çocukları, çeteler ve işsizlik gibi konular çok büyük sosyal sorunlar olarak karşımızda durmaktadır. Faili meçhul cinayetler, yaşanılan hukuksuz gözaltılar ve tutuklamalar, hapis cezaları ve işkencelerle ilgili travmalar toplumun bilinçaltını perişan etmiştir. Bu nedenle tüm bu sorunları gözeten bir rehabilitasyon programının uygulanması gerekir.

Yaraların sarılması için genel bir siyasi af ilan edilmelidir. Ancak affın, hiçbir siyasi ve ekonomik iyileştirme yapılmadan ele alınması çözüm getirmeyecektir. Bundan evvel çıkarılan "eve dönüş" yasaları gibi bir sonuç vermeyecektir. Dağa gidenin evden niye gittiği iyi tespit edilmeli, evdeki şartlar düzenlenmeden eve dönüşün de mümkün olmayacağı anlaşılmalıdır. 12 Eylül darbesinde Diyarbakır Cezaevi'ndeki insanlık dışı vahşeti, işkenceleri yaşayanlar tüm demokratik kanallar kapalı olduğundan onurlarını dağda aramak yoluna itilmişlerdir. Siyasi genel af sadece dağdakileri indirmekle sınırlı olmamalıdır, cezaevindekileri ve yurtdışındakileri de kapsamalıdır. Özelikle Avrupa'da ciddi bir Kürt diasporası mevcuttur.

PKK'nın doğurtulduğu yer olan insanlık tarihinin en vahşi, insanlık dışı işkencelerinin uygulandığı Diyarbakır E Tipi Askerî Cezaevi kapatılarak "Barış, Kardeşlik ve İnsanlık Müzesi" haline getirilmelidir.

3. Ekonomik önlemler

Bölgede ciddi bir ekonomik program acilen hayata geçirilmelidir. Devlet ve özel sektör yatırımları birlikte yürütülmelidir. Uygulanan ekonomik politika gerçekçi bir şekilde tespit edilmeli, her il ayrı olarak masaya yatırılmalı ve sektörel bazda incelenmelidir.

Irak, İran, Suriye, Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan ile yeni ticari sınır kapıları açılarak gümrük ve vize kaldırılmalıdır.

Irak Kürt Federe Devleti ile ilişkiler

Türkiye içerisinde bu iyileştirmeler, reformlar yapılırken Kuzey Irak Kürt Federe Yönetimi ile acilen iyi ilişkiler kurulmalı, siyasi, kültürel, ekonomik, sosyal, sportif her türlü entegrasyon hızlandırılmalıdır. Türkiye, Kuzey Irak Kürt Federe Yönetimi'ni Türkiye'nin geleceğini tehdit eden bir düşman olarak değil, Türkiye'nin Ortadoğu'ya açılan kapısı, bölgesel güç olabilmesinin fırsatı ve kardeş bir yapı olarak görmelidir. Türkiye, Kürt Federe Devleti'ni İMHA değil kendi eliyle İNŞA etmelidir. Kürt Federe Devleti klasik jakoben, laikçi bir ulus anlayışıyla değil demokratik ve çağa uygun bir anlayışla yapılandırılmalıdır. Arap, Türkmen, Şii, Sünni, Yezidi, Süryani, Asurî, Nasturi ve Keldaniler birbirinden ayırt edilmeksizin aynı demokratik haklara sahip olmalı, Kürt Federe Devleti, Persler, Türkler ve Araplarla entegrasyona açık olmalıdır. Böyle bir politika, Ortadoğu'da örnek olacaktır. Türkiye açısından sorun hayatidir. Kürtleri kazanamayan, onları kendi politikalarına ortak etmeyen/edemeyen hiçbir siyasetin Ortadoğu'da yaşama ve başarılı olma şansı yoktur. Bu konu 1071 Malazgirt Savaşı ile 1514 Çaldıran Savaşı'ndan beri aynı şekildedir. Üstelik sorun bizler açısından salt bir şeyleri kazanma veya kaybetmekten öte insani ve İslami bir kardeşlik sorunudur. Son söz olarak denilebilir ki: Kürt sorununda çözüm "Türkiye'ye demokrasi, Irak'a Kürdistan" olarak formüle edilebilir.

ALTAN TAN
19 Temmuz 2008, Cumartesi/Zaman
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08-05-2008, 03:11 PM   #4
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.500
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Sorunlara Çözüm Önerileri

Uzlaşının şartı
Kapatma davasının ardından siyasette 'uzlaşı' beklentisi arttı. Aslında uzlaşması beklenen AK Parti. Denilen şu: AK Parti, toplumun bazı kesimlerinde kendine ilişkin varılan korkuları, endişeleri yatıştırmalı, onlarla uzlaşı yolu aramalı.
Demokratik ve özgür ülke, kimsenin siyasal düşüncesinden ve faaliyetlerinden dolayı korkmadığı, korkularını yenmiş bir ülkedir.

Siyasal ve toplumsal uzlaşı bir arada barış içinde yaşamanın ön şartıdır. Uzlaşmanın zemini ise demokrasidir, özgürlüklerdir, hukuk devletidir. Yani herkesin, her kesimin iktidar mücadelesini serbestçe ve hakkaniyet esasları çerçevesinde yapabilmesine imkân vermektir demokrasi uzlaşısı. Demokratik iktidar mücadelesini kazananların kaybedenlere tabi olması değildir uzlaşı. Ve yine tabii ki, kazananların kaybedenleri bütün mücadele imkânlarından mahrum bırakması da değildir; iktidar mücadelesinin yapılacağı 'ilkeler ve kurumlar çerçevesi'ni saptamaktır. Aynı zamanda bir sözleşmedir bu ilkelerin ve kurumların dışına çıkılmayacağına ilişkin.

'Demokrasi korkusu'na yenilmiş büyük kitlelerin varlığı ise hâlâ ilkeler ve kurumlar üzerinde bir uzlaşı olmadığının işaretidir.

Laikçi-Kemalist çevreler demokrasiye bağlılığını ispat etmeden uzlaşı olmaz. İktidarın kendilerine 'ideolojik' olarak tevarüs ettiğini düşündükleri sürece, halkın tercih ve kanaatlerine bakmaksızın yalnızca kendilerinde 'yönetme hakkı' gördükleri sürece, farklı düşüncede ve inançta olanları 'tehdit' olarak görüp kendilerine 'benzetme'ye çalıştıkları sürece uzlaşı olmaz. Uzlaşı, halkın yönetim hakkını, yönetim için serbest rekabeti ve toplumsal farklılıkların meşruiyetini kabulden geçer.

Uzlaşı adına azınlığın tahakkümü, bugün rıza gösterilse bile yarın baş kaldırılacak kırılgan bir siyasal dengedir.

'Uzlaşı'nın tarafları; muhafazakâr demokratlar ve laikçi Kemalistler. Peki, bunlar hazır mı? Dediğim gibi, uzlaşı politikalarda olmaz, ilkelerde olur. O zaman buyurun 'demokrasi', halk iradesi, hukuk devleti ve insan hakları kavramları etrafında uzlaşın. Olmuyorsa uzlaşı, demokrasi korkusundan, demokrasiyi karşı devrim olarak görme illetinden olmuyordur.

Uzlaşı ilkesel düzeyde demokrasi ve özgürlükler üzerine olacaksa, örneğin başörtüsü yasağının kalkması yönünde bir uzlaşının oluşması beklenir. Halkın % 70'inin kalkmasını istediği bir yasağı uzlaşı arayanlar nasıl savunabilir? Binlerce kız öğrenci bir 'yasak'tan dolayı üniversite eğitimi alamıyor. Yani, bu bir mağduriyet, ayrıcalık değil. İlke özgürlük değil mi? Üstelik bu özgürlüğün kullanımı kimseye fiili bir yük getirmiyor ve kimsenin hakkını gasp etmiyor.

İstenilen bir ayrıcalık değil, eşitlik. Sadece eşitlik, eğitim hakkını kullanma eşitliği. Eğer laikçi Kemalistler gerçekten uzlaşı istiyorlarsa göstersinler. Kamu görevlilerinin ve lise öğrencilerinin başörtüsü kullanma haklarından söz etmiyoruz, üniversitede başörtüsü yasağının kalkmasından söz ediyoruz 'iptal edilen' anayasa değişiklikleri gibi.

Aslında AYM'nin AK Parti hakkında verdiği karar 'laiklik' odaklı siyasetin sınırlarını da gösteriyor. Militan bir laiklik anlayışıyla siyasal gerginlik tırmandırılabilir, muhafazakâr demokrat bir parti yaftalanabilir ama bütün bunlar hiçbir şeyi değiştirmez. Militan laikliğin demokrasiyi, özgürlükleri ve milli iradeyi baskı altında tutmak için kullanıldığını gören büyük kitlelerin siyasal tercihleri değişmez. Sonuç, laikçi-Kemalistlerin Türkiye genelinde % 20'ye sıkışmışlığıdır.

Neden bu kısır döngüyü kırmak istemezler ki? Bu tutumlarıyla neredeyse 'kalıcı bir azınlık'a dönüşüyorlar. Demokratik mücadelenin dışına düşüyor, iktidarlarını kurumları siyasallaştırarak sürdürmeye çalışıyorlar. Yani devlete de, cumhuriyete de, demokrasiye de zarar veriyorlar.

Laikçi-Kemalistlerin de 'demokratik' iktidar mücadelesine katılmaları gerek. Bunun için 'ılımlı İslam' takıntısını bırakıp 'ılımlı laiklik' üzerine biraz kafa yormaları, 'militan' laikliği bir yana bırakmaları gerek. Ki ancak o zaman toplumun reel sorunları üzerinde siyaset yapabilir, demokratik iktidar mücadelesini kazanma şansı yakalayabilirler. Başörtülü üniversite öğrencilerinin sorunlarını çözmekle işe başlamaya ne dersiniz? Buyurun bu sorunu çözme 'şan'ı da sizin olsun. Barışın toplumla, korkmayın. Toplumdan korkanlar demokrasiden de korkar, özgürlükten de... Nerede uzlaşı?

05 Ağustos 2008, Salı/Zaman
Prof.Dr.İhsan DAĞI
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08-08-2008, 01:56 PM   #5
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.500
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Sorunlara Çözüm Önerileri

Rektörler ve generaller
İstifa eden bir tek öğretim üyesi bile yok. "Rektör atamalarını protesto etmek için bazı öğretim üyeleri ve dekanlar istifa etti" haberlerinin zihninizde uyandıracağı istifhamlar doğru değil. Kimse öğretim üyeliğinden istifa etmiyor. İstifalar idarî görevlerde oluyor.
Giden rektör, öğretim üyesini alıp rektör yardımcılığı, dekanlık gibi idarî görevlere atamış. Yani, çiftliğinde kendi ekibini kurmuş. Derebeylik düzeninde bütün kadroların, tek kişiye bağlı olması gibi. Şimdi, artık sürdüremeyeceklerini düşündükleri idarî görevlerini bırakıyorlar, biraz da gürültü çıkartarak öğretim üyeliğine geri dönüyorlar. Kısaca her rektör değişiminde yaşanan istifalar bunlar.

Üniversitelerde rektör değişimleri, henüz çiçeği burnundaki araştırma görevlisinden çay servisi yapan odacısına kadar herkesi etkiler. Nasıl etkilemesin? O üniversite çatısı altında akademik veya idarî personel kimliği taşıyan herkesin kaderi rektörün iki dudağının arasındadır.

Bu kadar büyük bir gücü kaybetmek de, kazanmak da çok önemli olmalı. Tamamı kişisel güç oyunları. Yaklaşan rektörlük seçimleri öncesinde sertleşen ve hükümetle meydan savaşlarına giren rektörler sahip oldukları gücü sürdürmenin peşindeydiler. Aslında çok kaba bir kendini emniyete alma hesabı. "Cumhurbaşkanı ve hükümetle kendimi kutuplaştırırsam, bana sahip çıkacak birileri olur." Güya YÖK ve Cumhurbaşkanı, kendileriyle ilgili bir meşruiyet tartışmasına yol açmamak için, "başörtüsü yasağını tavizsiz uygulayan ve AK Parti ile sert polemiklere giren" rektörlere dokunmayacaklardı. Böylece "Cumhuriyet değerleri" onların koltuklarını da korumuş olacaktı. Başörtüsü yasağı üzerinden dokunulmazlık kazanılacaktı.

Rektörlük atama sistemi, genel olarak en çok oyu alanın atanmasının ne kadar yanlış olduğunu gösteriyor. Çünkü en çok oyu alan kişi, ona oy vermeyenlerin de can düşmanı oluyor. Geriye kalanları, bütün yetkileri fani şahsında toplayan rektöre karşı koruyacak hiçbir mekanizma yok. Bu yüzden atanan rektörlerin ne kadar uzlaşmacı ve hukuka bağlı oldukları çok önemli. Genel bir kanı olarak hükümetle sert siyasî polemiklere giren ve varlığına siyasî bir gerekçe bulan rektörlerin, azınlıkta kalanlara karşı da siyasî taraf olacağını, kısaca adil ve tarafsız bir yönetim kuramayacağını kabul etmek gerekir. İşte bu yüzden, gerekçesi ne olursa olsun sert siyasî-ideolojik söylemlerle üniversiteyi siyasetin içine sokan rektörlerin atanmaması çok doğru bir karar.

Üniversite siyasetin dışında kalmalı. Siyasî bir üslup tutturan öğretim üyeleri, idarî görevlerden uzak tutulmalı. Siyasetin egemen olduğu yerde bilim üretilmez, öğrenci yetiştirilmez. Bunun için rektör atama sistemi başta olmak üzere üniversite düzeni, salt bilimsel icaplara ve eğitimin çağdaş gereklerine uygun olarak esaslı bir reformdan geçirilmeli.

Okulda durum böyle. Ya kışlada?

Askeri yoran, yıpratan ve aslî görevini gölgeleyen siyaseti kışladan sürüp çıkarmak, orduyu siyasî tartışma konusu olmaktan kurtarmak için katetmemiz gereken çok uzun bir mesafe var. Genelkurmay, neredeyse yayımladığı her basın açıklamasında TSK'ya yönelik "sistematik saldırılar"dan şikâyet ediyor. Peki bu siyasî tartışmalardan bazılarına, usulde yapılacak küçük bir değişiklikle kestirmeden son vermek mümkün değil mi?

Emekliye ayrılmak üzere olan Yaşar Büyükanıt'a koruma amaçlı alınan zırhlı aracın yol açtığı tartışma iyi bir misal. Genelkurmay Başkanlığı bu konuda bir basın açıklaması yapıyor ve çok kişisel ve duygusal bir dil ile savunmaya geçiyor. Açıklamada yer alan bu araç için "gümrük vergisi ödenmediği" ayrıntısı, "ucuza geldi" anlamındaysa üzerinde özenle durulmalı.

Sorun şurada: Bu açıklamayı neden Genelkurmay Başkanlığı yapıyor? Konu bir siyasî polemik konusu olduğuna göre, savunmanın siyasî otorite tarafından yapılması gerekmez mi?

Genelkurmay açıklamasında yer alan "hazin bir iftira", "talihsiz bir değerlendirme" ve "mesnetsiz olduğu kadar ibret teşkil etme özelliği" olan sözler gibi ibarelerin yer almadığı, salt hukuk ve devlet sorumluluğu ve ciddiyetinin yansıtıldığı ve aynı bilgilerin yer aldığı bir açıklamayı doğrudan Millî Savunma Bakanlığı Basın Sözcülüğü yapmış olsaydı, TSK, Genelkurmay'ın söz ettiği saldırılara karşı daha fazla korunmuş olmayacak mıydı?

Hem okul, hem de kışla üzerindeki siyasî gölgelerin büyük kısmı usulden kaynaklanmıyor mu?

Prof.Dr.Mümtazer TÜRKÖNE
08 Ağustos 2008, Cuma/Zaman
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08-24-2008, 01:25 AM   #6
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.500
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Sorunlara Çözüm Önerileri

Herkes biliyor zarların civalı olduğunu'
Ali Bulaç, Zaman'da, 16 ve 18 Ağustos 2008'de Metalciler'i yazdı. Ondan önce, 30 Temmuz 2008'de, 'Sözün Bittiği Yer' başlığıyla Güngören olayını ve o gece yapılan konseri konu edinen bir eleştirel yazı yayımlamıştı.
Bulaç'ın yazısına, konserin organizatörü Cengizhan Yeldan'dan, 1 Ağustos 2008 günkü Zaman'ın Yorum sayfasında bir cevap geldi. Böylece Zaman'da, metal'e ilişkin hem bir konser olayı üzerinden hem de olgusal düzeyde bir tartışma zemini açılmış oldu. Bulaç, ilk yazısında, Ali Sami Yen'deki Metallica konserinin, Güngören acısı nedeniyle kesilmesi gerektiğini söylüyor, bu bağlamda o geceki kimi televizyon kanallarının yayınlarını da eleştiriyordu.

Yeldan ise Bulaç'a cevabi yazısında, saldırı haberinin kendilerine üçüncü şarkının icrası esnasında geldiğini belirterek şöyle diyordu: "(...) Haber bize ilk geldiğinde aylarca çalıştığımız konserin hazzı bizim için yok olmuş, tek amacımız içerideki izleyicimizi sağ salim dışarı çıkarıp evlerine güvenli bir şekilde gitmesini sağlamak olmuştur. Son iki şarkıda da izleyicimize belli etmeden çıkışlarda bomba araması yaptırılmıştır. Güvenliğimize de kesin direktif verilmiş, bu konuda stat içinde kimseye bilgi verilmemesi istenmiştir. Siz de takdir edersiniz ki, konser alanında oluşacak olası panik durumu neticesinde çıkışlarda arbede yaşanabilir, birçok izleyicimiz yaralanabilir, hatta hayatını kaybedebilirdi. (...)" (Zaman, 1 Ağustos 2008) Kuşkusuz Ali Bulaç'ın eleştirisi, Güngören olayının yaşandığı esnada yapılan konserle sınırlı değil. Bulaç'ın düşünce yolculuğunu izleyenler yakinen bileceklerdir, gelenek-modernlik bağlamında, öteden beri, modern durum ve olgulara, modernliğin serüvenine, önümüze getirdiği ulusal ve küresel sorunlara, ürettiği sorulara, olgulara ilişkin irfani bir zemin üzerinden yorum ve çözümler üretmeye çalışan çok kıymetli bir düşünürümüzdür. Gönül isterdi ki tartışma, başından beri irfani ve düşünsel bir zeminde gerçekleşsin. Fakat gerek Güngören olayının acısı ve yol açtığı duygusal patlama, gerekse metal müziğin doğasında var olan gerilim buna izin vermedi. Bu -gerilimli de olsa- son derece ilginç ve verimli tartışmanın, modernliğin getirdiği sonuçları -kendi çapında- daha sağlıklı konuşabilmemize kapı aralayabileceğini düşünüyorum.

Kökeni, uyruğu ve doğası bakımından metal müziğin, ülkemizdeki üretilme ve icra biçiminden kısmi farklılıklar gösterdiğini söylemekte yarar var. Metal'in, esas itibarıyla, felsefi gelenekte, genel bir ifadeyle dile getirecek olursak, postmodern sürece tekabül ettiği ve kurgu ve dil bakımından postmodern yönsemeler gösterdiği açık. Postmodernizm de özü itibarıyla, ayrıksılığı, sürekli eleştiriyi, kabulsüzlüğü, anlamsızlığı ve anlamsızlığın bizatihi anlam oluşunu öngörür. Modernliğin ürettiği sorunların yine o paradigma içinde kalınarak çözümünü önerir. Muhalefetle ve köktenci bir dışlama ile, modernliğin tüm törensi kurallarını, sınırlamalarını, uygulamalarını eleştirir. Bunu yaparken de kendine özgü yeni törenler, sözler, sesler ve figürler üretir. Bulaç'ın özellikle Din ve Modernizm kitabındaki tahlilleri böylesi bir düşünsel zemin üzerinden okunmalıdır. Dolayısıyla Yeldan'ın, yazısında vurguladığı 'kutuplaşma' uyarısı, Güngören-konser sorununun duygusal atmosferinde söylenmiş olmalıdır, zira, Bulaç da, maksadını aşan birkaç kelimesini, böylesi bir sonuca yol açmak için söylememiştir. Satanizm meselesi mayınlı bir alan olarak çok daha kapsamlı ve sakin bir dille yeniden konuşulmalıdır, gazete sütunlarının sınırları bu tartışmanın nüanslarını ve kapsamlı konuşulmasını aşar, gürbüzleşmesini kısmen engelleyebilir. Metal konserlerindeki kimi figürler, sözler ve ikonların bu türden bir çağrışıma yol açtığı doğrudur. Ne ki, bu, bütün bir metal olgusunun müzikal boyutlarını ve düşünsel içeriğini nitelemez. Zaten Bulaç da, metali olgusal açıdan eleştiriyor, sözlerini, icrasında beliren bazı figürleri ve konserin Güngören olayına tesadüf edişinden sonra niçin yarıda kesilmediğini sorguluyor.

YERLİ METALCİLER BULAÇ'I ANLAMAYA ÇALIŞMALI...

Metal'in, ruhu sönmekte olan insanoğlunun çıkardığı şiddetli bir çığlık olduğunda herkes hemfikir. İlk örneklerinden itibaren seksenli yıllara değin sadece savaş, nükleer tartışmalar, çevrenin ölümüne karşı şiddetli tepkiler, kuralların boyunduruğuna karşı isyan çevresinde gelişen temaları ve figürlerinin, giderek içselleştirilen bir modern mitolojiye doğru evrilme eğilimi gösterdiği de biliniyor. Bulaç, özellikle doğuş sürecini öykülerken bunu belirtiyordu: "(...) 60'lı yılların sonlarına doğru zencilerin özgün müziği olan blues'un köklü bir değişime uğramasının bir ürünü olan heavy metal müziği, geçen yüzyılın son çeyreğinde neredeyse bütün dünyayı etkiledi. Kimilerine göre gürültüyü bastıran gürültü, kimilerine göre modern bireyin en ekstrem çılgınlığı. Bu, aslında bildiğimiz ortalama kural ve düzeni olan bir müzik değil, özünde bireyin derin acısı ve bunun tezahürü olan bir protestosudur. Bu özelliğiyle ilgimi çekiyor. (...)" (Zaman, a.g.y.) Yeldan'ın sanıyorum, bu belirlemeye bir itirazı yok. Zaten yazısında, daha çok konserin o acı olaya tesadüf edişiyle ilgili eleştiriyi konu ediniyor, bir de satanizm vurgusunu tartışıyor.

Bendeniz bu tartışmanın, Bulaç'ın son alıntıladığım damar üzerinden yürütülmesinin daha işlevsel olacağını düşünüyorum. Bizim düşünce ve irfan geleneğimiz, son derece derinleşen, kılcallaşan ve gerek yatay gerekse dikey düzlemde oldukça verimli, çeşitli ve sağlıklı tartışmalara kapı aralayan bir birikime sahip. Bulaç, bu birikimin içinden gelen bir düşünürümüzdür. Metalcilerin onun düşünce birikiminden ve tartışma zenginliğinden çok fazla haberli olduklarını sanmıyorum. Güngören'in kalbine düşürdüğü acıyla sarf ettiği bazı kelimelerin onun düşünsel zenginliğini gölgelemesine izin vermemeliyiz. Kaldı ki, metal başta olmak üzere, modern olgular üzerinde en çok kafa yoranların başında gelir. Metalcilerle belki de en çok konuşabilecek, onları en fazla anlayabilecekler arasında da ilk sıralardadır. Umuyorum, bu tartışmalarda kendilerini rencide olmuş hisseden metal severler, kendileri için öngördükleri eleştiri hakkını ondan esirgemezler.

Bendeniz, saf metal veya rock olmasa da Tommy gibi örneklerin de bu bağlamda konuşulmasının yararlı olacağı kanaatindeyim. Örneğin onun, yaşadığı onca acıdan sonra kendini pencereden atarak içine düştüğü denize üç kez batıp çıktıktan sonraki o, 'I'm free!' çığlığının bize çok şey anlattığını hissedebiliyorum. Tommy gibi örneklerin daha çok gürbüzleşmesi halinde de, konuşulacak daha çok şeyimiz olacağını öngörebiliyorum. Tommy'nin, Bulaç'ın vurguladığı gibi, olgunun endüstriyel bir sürece doğru evrilme tehlikesine karşı köktenci bir kopuşla sonlanması, son derece dikkat çekiciydi.

Kohen'le bitirmek istiyorum: 'Herkes biliyor zarların civalı olduğunu/Atarken parmaklarını birleştiriyor herkes/Savaş bitti, herkes biliyor bunu/İyi oğlanlar yenildi, herkes biliyor bunu

Herkes biliyor, zaten dövüş hileliydi/Fakirler fakir kalır, zenginler daha da semizler. İşler böyle gider/Herkes bilir bunu/Teknenin su aldığını herkes biliyor/Herkes biliyor, kaptan yalan söyledi/Herkeste bu kırıklık var/Babaları yahut da köpekleri ölmüşçesine/Herkes ceplerine konuşuyor/Herkes bir kutu çikolata istiyor ya da uzun saplı bir gül/Herkes biliyor'.

SADIK YALSIZUÇANLAR
24 Ağustos 2008, Pazar/Zaman
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-07-2008, 02:11 PM   #7
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.500
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Sorunlara Çözüm Önerileri

Mağlubu olmayan maç
Perşembe gece yarısı Armavia'nın tarifeli uçağıyla Erivan'a yola çıktığımızda, uzun süredir İstanbul-Erivan uçuşlarında görmediğimiz bir manzarayla karşılaştık.
Haftada iki kere gerçekleştirilen seferlerden alışık olduğumuz ticaretle uğraşan, eli kolu torbalarla dolu kadınlar ve erkekler yerine Türk basınından tanıdığımız bir sürü gazeteci vardı. Gazetecilerden sonraki ikinci büyük grup ise kuşkusuz Ermenistan-Türkiye 2010 Dünya Şampiyonası grup eleme maçında Ermenistan'ı desteklemek için Türkiye'den ve diasporadan gelen Ermenilerdi. Sabah saat 6'da Erivan'a vardığımızda alışılmadık ikinci bir manzara ile karşılaştık. Amerika, Fransa gibi diaspora Ermenileri uzunca bir vize kuyruğunda beklerlerken Türkiye vatandaşları ellerini kollarını sallayarak pasaport kontrolünden geçtiler. Bu manzara karşısında diasporalıların biraz karnı ağrıdı dersem sanıyorum yanlış olmayacak.

Cuma sabahı Erivan merkezinde hava olağana göre biraz değişmişti. Cumhuriyet Meydanı'nda bulunan Marriotte Oteli'nin teras kafesinde oturanların hemen hemen hepsi tanıdığımız gazeteciler, işadamları ya da diasporalı futbolseverlerdi. Türkiye-Ermenistan arasındaki bu yakınlaşmanın nereye varacağını tartışıyorlardı. Enteresan olan bugüne kadar Türk-Ermeni konularının tartışıldığı konferanslar, toplantılar ve resmi ziyaretler stresli ortamlarda geçerken bu sefer herkesin yüzünün gülüyor olması ve ümitlerin belki de şu ana kadar hiç olmadığı kadar yükselmesiydi. Sokaklar çok rahattı, her yerden Türkçe uğultular yükseliyordu, bu kadar tanıdık yüz bana bir an nerede olduğumu unutturdu. Erivan bu kadar çok Türk turisti misafir etmekten memnun görünüyordu. Armavia'nın uçuşlarında yer bulamayan bazı Türk basın mensupları Viyana üzerinden sabah gelebildiler. Türk takımı Erivan'a vardığında havaalanında oldukça sıkı güvenlik önlemleri vardı. Erivan'daki Türk gazeteciler Milli Takım'ı yoldan buldukları rastgele taksilerle takip ettiler. Konvoyu takip eden yaklaşık 10 taksiden birinin içinde bulunan biri olarak bu takibin çok eğlenceli olduğunu itiraf etmeliyim. Taksicilik yapan koca koca adamları ikna ettirip Erivan sokaklarında macera filmlerini arattırmayacak kovalamaca sahnelerine sebep olduk, taksi şoförleri de kendilerine biçilen sorumluluğu çok hızlı kavrayıp artık bizim komutlarımız olmaksızın eskortluk eden polis ekipleriyle yarıştılar. Şehir merkezinin önemli caddelerinden olan Abovyan Caddesi'nde belki de 20. trafik ihlalini yaparken attıkları çığlıklardan Batı yani diaspora Ermeni'si olduğu belli olan 5 kişilik bir turist grubu dehşetler içinde kalarak bize "Bu yaptığınız yasadışı." diye bağırdılar. Ermenistan'a her zaman bir şey öğretmeye çalışan "modern ve her şeyi bilen" diaspora Ermenilerine görevli olduğumuzu anlatacak vaktimiz olmadığından onları ciddiye almadık ama Türkler ile Ermenilerin beraber yaptıkları trafik ihlaline bilinçsiz de olsa tepki gösteren diasporanın tutumu çok sembolik ve manidardı. Ermenistan'a Türkiye'den ilk defa gelenler gerçekten çok şaşkındılar ve bu şaşkınlıklarını dile getirmekten de çekinmiyorlardı.

"İnsanın gözüyle görmesi lazım..."

onuştuğum hemen hemen herkes, gelmeden önce çok daha farklı bir Erivan düşündüklerini, insanların bu kadar konuksever ve ortamın bu kadar rahat olduğunu bilseler mutlaka daha önce geleceklerini, bundan sonra bol bol ziyarette bulunacaklarını söylerlerken, daha önce birçok kere Ermenistan'ın farklı şehirlerinde bulunan Türkler kıdemlerinden övünerek "15 sene sonra fark ettiniz, bu da bir gelişme." diye arkadaşlarını kızdırıyorlardı. Erivan'dan takip edebildiğim kadarıyla Türk televizyonlarında İstanbullu Ermenilere mikrofon uzatılarak hangi takımı tutacakları soruluyor. Aslına bakarsak cevaplar kadar sorunun kendisi de sorunlu. Türk vatandaşı bir Ermeni, Ermenistan-Türkiye maçında hangi takımı tutacak, cevap basit aslında; hangisini isterse. Ama uzatılan bu mikrofon sanki millet-i sadıkanın bugünkü duruşunu sorgular gibi, acaba hâlâ sadıklar mı ya da eskiden oldukları gibi ihanet edecekler mi? Ermeniler de iyi Türk vatandaşları olduklarını onaylamak için "tabii ki Türkiye'yi destekliyoruz" derken, "Tabii tabii en az 5 tane atacağız." diyerek yıldızlı Türk vatandaşları olmaya çalışanlar da var. Takım tutmakla ölçülen sadık vatandaşlık testi soran için de cevap veren için de ne kadar samimi ya da riyakâr söylemek zor. Ermeni hükümetinin davetlisi olarak gelen ve maçı VIP bölümünden seyredecek olan iki Türk işadamı ilk defa geldiklerinden dolayı ilk başta çekincelerinin olduğunu, geleceklerini aileleriyle paylaştıkları zaman herkesin tepki gösterip korktuğunu; ama şu anda çok rahat olduklarını ve ileride Ermeni ortaklarıyla Erivan'da büyük bir alışveriş merkezi kurmak için konuşacaklarını belirtirken "İnsanın gözüyle görmesi lazım, iki komşu ülkeyiz ama birbirimiz hakkında çok yanlış fikirlerimiz var; bunları geri dönünce bir bir herkese anlatacağım." dedi. Türk yetkililerle konuştuğumda sorduğum ilk soru güvelik önlemlerinden memnun olup olmadıkları idi. Yetkililer önlemlerden gerçekten çok memnun olduklarını belirterek "Bizim aklımıza gelemeyecek şeyler bile düşünmüşler." dediler. Gül'ün ziyaretinde belki de en rahatsızlık yaratacak olay olan protesto hareketleri hakkında konuştuğum Daşnak Partisi Genel Sekreteri Giro Manoyan protestoların çok sakin olacağını, bayrak yakılmasına asla izin verilmeyeceğini, taşkınlıkların yaşanmayacağını belirttikten sonra bunların tüm amacının partinin Türkiye'nin Ermeni politikası hakkındaki görüşlerini dile getirmeyi hedeflediklerini, eğer Gül'ün gelişini protesto etmek isteselerdi ilk önce Gül'ü davet eden Sarkisyan için protesto yapacaklarını belirttikten sonra maç gününün Ermeniler için gerçekleşen bir hayal olduğunu; çünkü tarihe baktığımızda Ermenistan'ın bugün bağımsız bir ülke olabilmesinin, Ermenistan Milli Takımı'na sahip olabilmesinin ve bu takımın Türkiye ile maç yapabilecek bir seviyeye gelmiş olmasından her Ermeni'nin kuşkusuz mutluluk ve övünç duyduğunu zannettiğini belirtti.

Yakınlaşmadan rahatsız olanlar maçı kaybetti

ül'ün Ermenistan ziyaretinin görünmeyen bir etkisi de kuşkusuz diaspora Ermenileri özellikle de Türkiyeli Ermeniler üzerinde olacak. ABD Ermenilerinin bu yakınlaşma devam ederse ABD başkanlık seçimlerinde lobi çalışmalarında ivme kaybedeceğini düşünüyorum. Türkiye Ermenileri için ise durum daha karışık, Türkiye'nin Ermenistan'ı cumhuriyetinin ilanından hemen sonra tanımasından 20 yıl sonra cumhurbaşkanının Ermenistan'la milli maçı önemsemesi ve daveti kabul etmesi sanıyorum Türkiyeli Ermeniler için şaşırtıcı oldu. Gül'ün Ermenistan'ı ciddiye alması, Türkiyeli Ermenilerin de Ermenistan'ı ciddiye almasına vesile oldu. Bu anlamda Sayın Gül, Türkiyeli Ermeniler ile Ermenistan arasında da belki de farkında olmadan bir köprü kurmuş oldu. İki ülkenin muhalefet liderleri son iki gündür herhalde bir tek hükümetle uğraşmakla meşgul oldular. Ermenistan muhalefetinden bazı kişiler Ermenistan Futbol Federasyonu'ndan 'Ararat Dağı'nın resminin Türkleri rencide etmemek adına çıkartılmasını esefle kınarken "bu kadarı da fazla, Türklere neredeyse iman edeceğiz" tavırları karşısında Türk muhalefeti de maçın VIP salonunda ASALA'nın eski üyelerinden birinin oturacağı saçma iddiasından tutun da hayal güçleri elverdiği kadar fanteziler üretmekteler.

Erivan'daki tarihî maçın sadece bir spor müsabakası olmadığına inananlardanım. Sarkisyan'ın Gül'ü davet ederek verdiği pasa Gül çok güzel karşılık verdi, topu taca çıkartmadı. Bu adımın sadece Ermenistan politikasıyla ilintili değil, aynı zamanda Kafkas politikasının bir devamı olduğu düşünülürken, karışmış bir Kafkasya'da Türk-Ermeni yakınlaşması ve neden olmasın belki de ileride işbirlikleri çok mantıklı. Yakınlaşmadan rahatsız olanlar mutlaka vardır; ama bu şehir bugün çok mutlu. Seneler sonra da olsa futbolcular beraber mücadele etti, cumhurbaşkanları yan yana maçı seyrettiler, taraftarlar da özgürce kendi bayraklarını salladılar. Kazananlar yan yana gelme cesareti gösteren cumhurbaşkanları ve bundan sonra mutlaka daha iyi ilişkiler kurabilecek Ermeni ve Türk halkları. Kaybedenlerden bahsetmeye gerek yok aslında; ama bu kadar kötümser ve düşmanca tavırlarıyla iki tarafın da milliyetçi duygularını sömürerek bu yakınlaşmanın olmasını engellemeye çalışıp başarısız olanlar maçı boşuna seyrettiniz, siz kaybettiniz...


ALİNE ÖZİNİAN - TÜRK-ERMENİ İŞ KONSİYE BASIN KOORDİNATÖRÜ
07 Eylül 2008, Pazar/Zaman
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-09-2008, 02:08 PM   #8
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.500
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Sorunlara Çözüm Önerileri

Hırsızı yakalamaktan korkan ülke; Türkiye!

İnanılır gibi değil; son senelerde ne vakit sporumuzla ilgili bir yolsuzluk iddiası gündeme gelse otomatik bir el devreye girerek önce olayı küçültüyor, sonra göstermelik bir kurban buluyor ve dosyayı tozlu raflara havale ediyor.
Şu koca memlekette şaibe çamuruna batmamış, cesur, kimseye diyet borcu bulunmayan vatan evlatlarını analar ne zaman doğuracak merak ediyoruz.

Geçen sezon Beşiktaş'ın yaptığı hata belli ki Futbol Federasyonu katlarında gideceği adresi şaşırmış ve Türk bürokrasisinin en sevdiği yer olan 'sümen altına!' yollanmış. Kimse kendini kandırmasın, sıradan memurların becerebileceği, sorumluluk üstlenebileceği bir durumla karşı karşıya değiliz. Alt kademede birileri anlaşıldığı kadarıyla işe zamanında uyanmış ve vakit geçirmeden üstlerini konudan haberdar etmiş; üst ya da üstler de hadisenin örtülmesi talimatını vermiş.

Bizim ülkede nedendir bilinmez bazı sözcüklerin manası açık değildir; örneğin 'hırsız' denildiğinde insanımız aklına birinden bir şeyler çalan kişiyi getirir. Görevi denetlemek olduğu halde gereğince denetlemeyen, yahut da gördüğü, bildiği halde yapması gerekeni yapmayıp susanın da 'hırsız'la eşdeğer olduğu hususu es geçilir. Oysa Eflatun'un dediği gibi: 'Bilirken susmak bilmezken söylemek kadar çirkindir.' Hem sonra 'İtirazın süresi geçti!' denilerek Sivasspor'un hakkının gasp edilmesi neyin nesi oluyor? Burası sanki Japonya; hangi suçu işlerseniz işleyin 7 sene yakalanmazsanız sanki serbest kalacaksınız, hakkınızdaki suçlamalar geçersiz sayılacak.

Ortada mutlak surette büyük paraların dönmüş veya önemli taahhütlerin verilmiş olması gerekiyor; çünkü olay ligin bitiminden önce basına sızdırılacak veya ilgili kulüplerin önüne konulacak olsa devasa paralar kolaylıkla havada uçuşabilirdi. Ya verilen sözler tutulmadı, ya bir hesaplaşma hazırlığı var, ya da tesadüfen ağızlardan laf kaçtı! Basketbol camiasından futbola transfer edilen zamanın genel sekreteri yangından mal kaçırılırcasına suçsuz ilan edilmeye çalışılıyorsa, Beşiktaş'ın dilinde kemiği olmayan konuşkan başkanı sus-pusu oynuyorsa, hakkı gasp edilen Sivas'ın sesi gereğince gür çıkmıyorsa, bilgisayar kayıtlarından kolaylıkla bulunabilecek bir ayrıntı liglerin tescilinden sonra servis ediliyorsa; gelin de işkillenmeyin!

Öte yandan efsanevi sporcu Marion Jones geçen hafta cuma günü hapishaneden salındı; neydi büyük şampiyonun suçu? Federal ajanlara yalan söylemek! Peki kimdi bu Marion Jones? Sidney Olimpiyatları'nın 3 altın, 2 bronz madalyalı şampiyon atleti. Düşünüyoruz da ne bahtsız, şansız bir atletmiş! Eğer Türkiye'de doğmuş olsaydı, üstelik de 7 sene, 9 sene önce kullandığı yasaklı bir madde yüzünden ondan hesap sormaya kalkışacak kişiyi 'utanmaz adam' deyip tükürük denizinde boğarlardı. Neylersiniz ki kanunların, yönetmeliklerin tıkır tıkır işlediği bir ülkede yaşamasından ötürü hem madalyaları geri alındı, hem de 6 ay hapis cezası aldı; olimpiyat kayıtlarından adının silinmesi de cabası. Altı-üstü adına steroid denilen bir maddeyi kullandı diye dünya şampiyonu bir atlete yapılan muameleye bakın; bir de derebeyi gibi davranarak Türk sporunun canına okuyan adamların hâlâ ortalıklarda 'adam' diye dolaşmasına bakın.

Türkiye'de unutulmasın ki şahısların gücü sıfırdır; müesseseler güçlüdür; ancak onların gücü de kararlılık gösterildiğinde su yüzüne çıkan yanlışları örtmeye yetmez. Bu kadar mı zor gerçeklerle yüzleşebilmek?! Bu kadar mı zor yanlışı yapanların ipini çekebilmek?!

Fatih URAZ
09 Eylül 2008, Salı/Zaman
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-09-2008, 02:16 PM   #9
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.500
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Sorunlara Çözüm Önerileri

Cumhurbaşkanı Gül liderlik gösterdi
Nisan 2007'de AKP'nin Abdullah Gül'ü cumhurbaşkanlığına aday göstermesini doğru bulmadım. Gül, başarılı bir dışişleri bakanı idi.
Hükümetten ayrılmasının, iktidarın reformcu kimliğini zayıflatması olasılığı yüksekti. Dahası, Cumhurbaşkanlığı'nı bir vesayet makamı olarak gören ve henüz eşi "türbanlı" bir cumhurbaşkanına hazır olmayan asker-sivil bürokrasinin (ve ana muhalefetin) ciddi siyasi kriz çıkarması olasıydı.

Kaygıların yersiz olmadığı görüldü. Gül'ün cumhurbaşkanı adaylığı ve seçilmesi, Nisan 2007'den Temmuz 2008'e kadar süren iki yıla yakın bir zaman diliminde Türkiye'nin ciddi bir siyasi krizle boğuşmasıyla sonuçlandı. Söz konusu krizin aşıldığı da henüz söylenemez. AKP kapatılmadı, ama Anayasa Mahkemesi'nin 11 üyesinden 10 üyesi AKP'nin "laikliğe karşı faaliyetlerin odağı" olduğuna hükmetti.

Tabii ki bir kez aday olmasından ve muhtıralara hedef olmasından sonra Gül'ün cumhurbaşkanı seçilmesini destekledim. TBMM'nin tercihini elbette saygıyla karşıladım. Ancak, şunu itiraf edeyim ki, Gül'ün cumhurbaşkanı olarak takdirimi kazanan ilk davranışı, Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan'ın davetini kabul ederek, Türkiye-Ermenistan Dünya Kupası maçını izlemek üzere Erivan'a gitmesi ve böylelikle Türkiye ile Ermenistan ilişkilerinin normalleştirilmesi yönünde adım atma dirayetini göstermiş olması. Kuşku yok ki, bu karar Gül'ün tek başına aldığı bir karar değil, Kafkasya İstikrar ve İşbirliği Platformu girişimi bağlamında AKP hükümetinin bir kararı. Yine de Sayın Cumhurbaşkanı'nı liderlik gösterdiği ve bu tarihi ziyareti gerçekleştirdiği için yürekten kutluyorum. Ermenistan Başkanı Sarkisyan'ı da bu daveti yaptığı için kutluyorum. Her iki lider de, tarihi husumetlere, muhaliflerinin şiddetli itirazlarına bakmaksızın, zamanı gelmiş bir adımı atmakta tereddüt etmediler. Liderlik budur.

Yıllardır Ermenistan ile sorunların aşılmasında diplomasiye öncelik verilmesini, diplomatik ilişki kurulup sınırların açılmasını savunuyorum. Bugünkü uluslararası ortam da buna elverişli. Sarkisyan, bugüne kadar herhangi bir Ermeni yetkilisinin Türkiye üzerinde toprak talebinde bulunmadığını belirtiyor. 1915-16'da Osmanlı Ermenilerinin başına gelen büyük felaketin "soykırım" olarak tanınması yönünde bir talebi yok. İki ülke arasında diplomatik ilişki kurulması halinde, Ankara'nın önerisini kabul edebileceklerini, konunun bir tarihçiler komisyonuna havale edilebileceğini, dolaylı olarak Batı parlamentolarından "Ermeni soykırımını tanıma" kararları çıkarma politikasına son vereceklerini ima ediyor. Eğer iki ülke arasındaki ilişkiler normalleşirse 1915-16'da yaşanan acı olaylardan düşmanlık üretmeye çalışanların çabaları başarısızlığa mahkum olacaktır.

Ankara ile Erivan arasında diplomatik ilişkinin kurulması, iki ülke arasındaki sınırların açılması, her iki tarafa da hem ekonomik, hem stratejik açıdan büyük yararlar sağlayacak. Ermenistan'ın bugünkü izolasyonunun adım adım kırılarak, Rusya ve İran'la yakın ilişkilere mahkum bir konumdan kurtarılması, Hazar Denizi ve Orta Asya enerji kaynaklarına ve pazarlarına Ermenistan üzerinden de ulaşım sağlanması mümkün hale gelecek.

Erivan'la ilişkilerin normalleşmesi, Ankara'ya tıpkı Suriye ile İsrail, Afganistan ile Pakistan, İsrail ile Filistin, İran ile ABD arasında olduğu gibi Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki sorunların aşılmasında kolaylaştırıcı rolü oynamasına da imkan verecek. Bakü ile Erivan aralarındaki sorunları konuşurken, Ankara ile Erivan'ın konuşmamasında nasıl bir mantık olabilir?

Bütün bu unsurlar dikkate alındığında, "Erivan'a değil Bakü'ye maça giderim... Bari gitmişken 'Soykırım Anıtı'na da çelenk koysun..." şeklinde konuşan CHP lideri Deniz Baykal ile Gül'ün Erivan'a gitmesini "gaflet ve Türkiye'nin onuruna yara" olarak niteleyen MHP lideri Devlet Bahçeli'nin tavırları, kamuoyu yoklamalarına göre neden muhalefet partileri oy kaybederken, AKP'nin oyu yükseliyor sorusuna da bir nebze ışık tutmuyor mu?

Şahin ALPAY
09 Eylül 2008, Salı/Zaman
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-09-2008, 02:32 PM   #10
Süper Moderator
 
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: İzmir/Karşıyaka
Yaş: 39
Mesajlar: 1.500
Tecrübe Puanı: 3 Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Sorunlara Çözüm Önerileri

BU MAİL'İ YAYABİLİR MİYİZ ?





Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı olarak 12 yaş altı işitme problemi olan, maddi durumu kötü, hiçbir sağlık güvencesi olmayan fakir çocukların tüm tedavisini ve kullandıkları işitme cihazını ücretsiz karşılayacağız.

Çevrenizde bu tür çocuklar varsa lütfen benim telefonumu verin.

SEMA ONAY (Rektör Asistanı)
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Yurtiçi Yayın Koordinatörü
Cep Tel: 0543 291 65 65 -- 0532 504 02 22


Bumail sizin için hiçbir şey ifade etmiyor olabilir ama, belki de ulaştıracağınız bir kişinin vasıtasıyla bile hiç tanımadığınız birçocuğun umudu, zor dünyasında bir ses olabilirsiniz, elimizden geldiği kadar çok kişiye iletelim lütfen..
Nurettin Önalan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Kapalı


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 04:21 PM .

Valid XHTML 1.0 Transitional Powered by vBulletin® Version 3.7.2
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.2.0 ©2008, Crawlability, Inc. Style designer by Grafikeditör
Sitemizdeki Materyallerin Kaynak Belirtilmeden Başka Sitelerde Yayınlanması Yasaktır.
Sitemiz En İyi Internet Explorer 7, En Hızlı Mozilla Firefox +2.0 ve 1024x768 Ekran Çözünürlüğünden Görüntülenebilir.

İletişim - Kağızman Forumları, Kağızman, Kars - Arşiv - Yukarı git