vBulletin Tema Arşivi Sorunsuz Hosting
Gelişmiş Arama

Forum İmza Yazdıklarımız Pano Sanat Edebiyat Kars-Kağızman Facebook
 

Geri git   Kağızman Forumları, Kağızman, Kars Türkiye ve Dünya Türkiye Türkiye'mizi tanıyalım


reklam

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 10-26-2008, 10:21 AM   #1
Süper Moderator
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Çiğli/İzmir
Yaş: 40
Mesajlar: 1.873
Tecrübe Puanı: 4
Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Siyaset ve Siyasi Gelişmeler



Anavatan ve Saadet kongreleri

Anavatan'ın kongresi dündü, Saadet Partisi'nin bugün. Her iki parti de genel başkanlarını değiştirdi. Bir zamanlar yeni kuşağın lider adaylarından olan Erkan Mumcu siyasete veda etti, Recai Kutan ise koltuğunu bugün genç bir isme, Numan Kurtulmuş'a devredecek.
Şüphesiz kongreler her iki parti için aynı anlama gelmiyor. Kongre Anavatan için Mumcu'nun gidişi demek, Saadet içinse Numan Kurtulmuş'un gelişi... Anavatan siyasette son demlerini yaşıyor; Saadet Partisi, Kurtulmuş'la yeni bir dönemin kapılarını aralamak istiyor. Her iki partinin kongreye yüklediği anlam ve misyon çok farklı...

Sağ ve sol şeklinde kamplaşan siyasî yapıya dört eğilim sloganı ile yeni açılım getirmiş Turgut Özal'ın ANAP'ının sonu böyle mi olacaktı? Kongreyi üç saat gecikmeyle toplayabildi. Öğle saatlerine kadar toplantı için gerekli delege sayısına ulaşamadı. Anavatan Partisi, Özal'ın liderliğinde Türkiye'yi dönüştürdü. Yapısal reformları gerçekleştirdi. İçine kapanan bir ülkeyi dünyaya açtı. Mesut Yılmaz'ın genel başkanlığında ise geçmişini inkar edercesine statükoya teslim oldu, iktidar karşılığında 28 Şubat'ın siyasî projesini omuzladı. Her seçimde geri gitti ve sonunda bitti.

Erkan Mumcu'nun liderlik serüveni çok kısa sürdü. Partisini seçime bile sokamadı. Liderliğini oylatma imkânı bile bulamadı. Mumcu'nun siyasî finali cumhurbaşkanlığı seçimi oldu. CHP'nin peşine takıldı ve 20 milletvekilini, 367 rakamının arandığı Meclis'teki oylamalara sokmadı. Mumcu'nun Meclis'i boykotu yakın tarihin en önemli olaylarından... Her türlü açıklamaya rağmen arka planı tam aydınlanabilmiş değil.

Mumcu'nun dün Zaman'da yayınlanan açıklaması, ilginç ayrıntılar içeriyor. Eski Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, 'CHP'yi yalnız bırakmayın, cumhurbaşkanlığı oylamasında aynı tavrı gösterin.' demiş. Anavatan milletvekillerini Meclis'in dışında tutan bu telkin mi yoksa başka sebepler mi söz konusu bilmiyoruz. Mumcu, 'Vicdanımı dinledim, gitmedim.' diyor. Hemen arkasından şu sözleri söylüyor: 'Yüreğim gümbür gümbür oraya gidip Meclis'in iradesine karşı birtakım yapay engeller yaratanların karşısında durmayı söyledi.' Bir insanın vicdanı ile yüreği bu denli ayrışabilir mi? Belki mantık yürek farklılaşması olabilir. Ancak yürek 'git' derken vicdan nasıl 'dur gitme' der, ben anlayamadım. Mumcu'nun bu sözleri bile içine düştüğü güç durumu izah ediyor. Kendisine rağmen dışarıdan yönlendirmenin etkili olduğunu anlatmak ister gibi. Mumcu, veda konuşmasında merkez sağı 28 Şubat sürecinin bitirdiğini söyledi. Bu tespiti doğru. Yılmaz, 'Siyasî hayatıma da mal olsa 28 Şubat yasalarını Meclis'ten çıkaracağım' demişti. Çıkardı ve siyasî hayatına mal oldu. Mumcu'nun siyasî hayatını sonlandıran ise cumhurbaşkanlığı seçimindeki tavrı oldu.

Saadet Partisi'ne gelirsek... Numan Kurtulmuş, dinamik ve sempatik yapısıyla Saadet için yeni heyecan, yeni başlangıç demek. İsmi ve yüzü yıpranmış değil, geleneksel çizginin ürettiği klasik profilin dışında, üslubu yeniliğe açık. Hem Erdoğan hem de Gül'le dostluğu geçmişe dayanıyor. Bir ara AK Parti'den milletvekili adaylığı gündeme geldi, son anda vazgeçti. Kurtulmuş, yıllardır genel başkanlığa hazırlanıyordu, daha önce birkaç kez girişimi oldu, sonuç alamayacağını görünce geri çekildi. Adaylığını yukarısı değil, taban istedi. Partiye yön verenler yüzlerce kişiyle görüşerek nabız yokladı. Anladığım kadarıyla Kurtulmuş'un Saadet'te harekat sahası çok geniş olmayacak. Harekete vücut veren eski ve akil adamlar Yüksek İstişare Kurulu'nda toplanacak. Büyük ihtimalle Recai Kutan, kurulun başkanı olacak. Bir bakıma Saadet'in MGK'sı gibi... Partinin temel politikaları burada belirlenecek. Eğer Kurtulmuş belli bir siyasî esnekliği gösteremezse hem kendisini hem de partisini sıkıntıya düşürür. Kurtulmuş, Saadet'i büyütebilecek mi? Hiç de kolay değil. Taban AK Parti'ye kaydı. Yeniden kazanmak imkânsız değil, ancak çok güç. Bu süreçte Kurtulmuş'un özellikle AK Parti karşıtı çevrelerin ilgisine mazhar olacağı kesin. Bu ilgiyi doğru yönetemezse mevcudu da yitirir. Kurtulmuş, Saadet'i topluma antitez yerine, tez olarak kabul ettirebilirse başarılı olur.

Mumcu'nun gidişi, Kurtulmuş'un ise gelişi hayırlı olsun...

Mustafa Ünal
26 Ekim 2008, Pazar/Zaman
  Alıntı ile Cevapla
Sponsored Links
Alt 12-22-2008, 09:36 AM   #2
Süper Moderator
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Çiğli/İzmir
Yaş: 40
Mesajlar: 1.873
Tecrübe Puanı: 4
Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Ünlem Cevap: Siyaset ve Siyasi Gelişmeler

Gül'ü tebrik, dikenlerini tekzip
"Kürtlere ayrımcılık yaptık" diyerek kalın bir perdeyi yırtan Gül, Ermenistan'a da giden ilk devlet başkanı oldu.
Bir cumhurun başı hakikaten reis ise o topluluğun vicdanı, namusu, haysiyeti olmak mecburiyetindedir, oligarşik azınlıkların değil. Mandela'nın 90. yaşgünü neden bütün dünyada haber oluyor diye düşünüyor muyuz hiç?

Gül özür tartışmasında meseleyi demokratik bir tartışma olarak nitelendirip çok doğru bir yerde mevzilenmiş ve Türkiye'ye tartışmada ikinci bir üstünlük sağlamışken (ve hepimize pek muhtaç olduğumuz muazzam bir ders vermişken), şiir okudu diye belediye başkanlığı elinden alınan, hapislerde yatan Başbakan'ın hâlâ ifade hürriyeti konusunda kafasını netleştirememiş olması hazin. İlk gün Gül'ün çizgisini takip eden ve doğru yapan, ardından hızlıca 'hizaya gelen' Dışişleri'ne ne demeli?

Ben şöyle düşünüyorum:

-Aydınların özrü Türkiye'nin elini zayıflatmaz, aksine kuvvetlendirir. Gül'ün sağduyulu duruşu Ermenistan ziyareti ile büyük bir üstünlük sağlayan Türkiye'ye daha büyük bir avantaj sağlayacakken, Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı bu hamleyi büyük oranda heba etmiştir. Zira neredeyse 100 yıldır aynı şeyleri söyleyen Türkiye'nin resmi söylemlerini Batı'da artık kimse dinlememektedir. Yeni bir terminoloji üretmeden Müslüman ülkeleri bile bu tartışmada kaybedecektir Türkiye. Zamanlamanın kötü olduğu söyleniyor. Hadisenin üzerinden 93 sene geçmiş, doğru zamanlama ne zaman gelecektir? Doğru zamanlamaya kim karar verecektir? Türkiye ortak tarih komisyonundan çok mu şey beklemektedir? Mesela Komisyon sonuçta "Ermeniler Türklere soykırım yaptı, Osmanlı'nın beraatına" gibi bir karar mı alacaktır? Çıkabilecek en mükemmel karar, "soykırım değildi ama büyük bir katliam" şeklinde olacaktır. Bu vicdanlarımızı rahatlatacak mıdır? Ayrıca, Ermeni "soykırımı"nın inkarının suç sayılması ve Avrupa Türklüğünün susturulma ihtimali gece uykularımızı kaçıracak kadar ciddi bir mesele olarak ele alınmalıdır.

Fransa Cezayir'den, Belçika Kongo'dan, Hollanda Endonezya'dan özür dilemedi (bu da onların ayıbı), doğru ama bu ülkelerin sayısız aydını ülkelerini yerin dibine geçiriyor. Kimse de çıkıp bu aydınlara vatan haini demiyor. Peki bu ülkeler günün birinde çıkıp -Avustralya'nın yaptığı gibi- özür dilerse o zaman hangi bahaneye sığınacağız? Ki, Fransa Cezayir'deki büyükelçileri vasıtasıyla "8 Mayıs 1945 katliamları affedilemeyecek bir trajedidir" demeye başladı bile.

Metinle ilgili iki çekincem var. Birincisi oldukça yüklü "Büyük Felaket" ifadesi yerine başka bir nitelendirme seçilse ve "özür" yerine de "üzüldüğümüz" ifade edilseydi, hem katılım sayısı çok artardı hem de eleştirilere daha rahat cevap verilebilirdi. Amma velakin, bu metni soykırımı kabul etmiyor diye Türklerle tanışmayı reddeden ırkçı Taşnak örgütlerinin bir kumpası olarak değerlendirmek biraz ağır değil mi? Bu ülke insanı kendiliğinden, kendi aklıyla bir şey yapamayacak mı?

Benim de içinde bulunduğum muhafazakâr kesim Ergenekon davasının üzerine çok haklı olarak gidiyor. Bir taraftan Ergenekon'un bütün pislikleri ortaya çıksın diye didinirken, Ergenekoncuların dedelerini aklamaya çalışmak izahı mümkün bir pozisyon alış mıdır? Hem Abdülhamid'e Ulu Hakan diyeceğiz hem de onu tahttan indirip, imparatorluğu yıkanların, yıkarken de bin türlü rezalete bulananların kusurlarını örtmeye çalışacağız.

Bir sorun yok mu burada?

Selçuk Gültaşlı
22 Aralık 2008, Pazartesi/Zaman
  Alıntı ile Cevapla
Alt 12-22-2008, 08:56 PM   #3
Süper Moderator
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Çiğli/İzmir
Yaş: 40
Mesajlar: 1.873
Tecrübe Puanı: 4
Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Siyaset ve Siyasi Gelişmeler

Baykal ve CHP değişmeli mi?

2002 seçimlerinden sonra beliren siyasi tablo gelecek yıllarda Türkiye'nin önünde yeni yolların açılması ihtimalinin bulunduğunu göstermekteydi.
Ülke değişecekti, ancak, bu değişimin iyiye doğru olması da mümkündü, kötüye doğru olması da. Hangi istikametin seçileceğinde siyasi partilerin büyük payı olacaktı. Meclis'te iki parti vardı: AKP ve CHP. Daha ziyade Liberal Düşünce Topluluğu etrafında toparlanan bir grup liberal olarak her iki partiye de telkinlerde bulunmak gerektiğini hissediyorduk. AKP'lilere Türkiye'nin temel ihtiyacının özgürlük ve demokrasiyi kurumsallaştırmak ve kökleştirmek olduğunu ve iktidar partisinin bir yandan kendini modern demokratik siyasetin bir parçası olacak şekilde tanımlama ve geliştirme işiyle meşgul olurken diğer yandan da özgürlük ve demokrasi için hızlı ve ciddi açılımlar yapması gerektiğini anlatmaya çalışıyorduk. Kabul etmek gerekir ki gerek başka telkinlerin de tesiriyle gerekse parti liderliğinin kendisinin de bunu şu veya bu sebeple gerekli görmesi sayesinde AKP ciddi bir reform sürecini başlattı. Avrupa Birliği'nin tam üyesi olma ideali tarafından da desteklenen bu süreçte iki-üç yıl içinde hatırı sayılır adımlar atıldı. Ancak, Türkiye'nin özgür ve demokratik bir ülke olması ideali sadece AKP'nin omuzlarına yıkılabilecek veya sadece bu parti tarafından gerçekleştirilebilecek bir misyon değildi. Muhalefete de önemli görevler düşmekteydi. CHP'nin katılmadığı bir reform süreci kısmen de olsa başarısızlığa ve kesinlikle çok daha yüksek maliyetli olmaya mahkumdu. O yüzden CHP liderliğine de bazı telkinlerde bulunma ihtiyacını şiddetle hissetmekteydik. Ancak, bu parti etrafa açık değildi, kendi içine gömülü bir havası vardı. LDT olarak Deniz Baykal'dan resmen randevu istemekten başka çaremiz yoktu. Bunu yaptık. Baykal nazik bir jestle bize randevu verdi. Dört kişilik bir heyetle CHP'nin o zaman Çevre Sokak'ta bulunan genel merkezine gittik.

Hayalkırıklığı ile biten ziyaret

Baykal bizi çok sıcak şekilde karşıladı. Birikimi ve tarzıyla medeni bir sohbet gerçekleştirmeye, yararlı bir fikir alışverişine yetenekli ve açık bir insan olarak bizimle konuştu. Biz önce Baykal'ı seçim sonuçlarından dolayı tebrik ettik. CHP kadrolarının ülkemizin tarihî ve güncel olarak önemli bir parçasını oluşturduğuna, ülkenin hem kurulması hem de demokrasiye geçmesi aşamasında mühim roller oynadığına inandığımızı belirttik. Mevcut şartlarda demokratikleşmenin ve özgürlüklerin geliştirilmesinin ülkenin en temel ihtiyacı olduğunu ve bunda iktidar kadar muhalefete de görev düştüğünü düşündüğümüzü anlattık. Dedik ki, muhalefette olmak ülkeye hizmet edilemeyeceği, etkili icraat yapılamayacağı anlamına gelmez. Hatta bazen muhalefet bu bakımdan daha avantajlıdır. Özgürlüklerin kurumsallaştırılması sürecinde siyasi partilerin özellikle kendilerine uzak görünen kitlelerin özgürlüğünü geliştirme yolunda adımlar atması çok fayda sağlar. İşi çok kolaylaştırır. Bu çerçevede AKP'nin gayrimüslimlerin, Alevilerin ve cinsel azınlıkların hak ve hürriyetleri konusunda hassas olması ve öncülük yapması çok şık olacaktır. Aynı şekilde CHP'nin de başörtüsü-türban konusunda inisiyatif alması, bu sorunun çözümünde öncü olması çok şık bir davranış teşkil edecektir. Toplumu rahatlatacak ve tehlikeli kutuplaşmaları önleyecektir. CHP bu problemin çözümünde öncülük etsin ve bunun bir siyasi getirisi varsa o CHP'ye aksın. Bu trajikomik özgürlük problemini çözmenin şeref ve itibarı CHP'ye ait olsun.

Baykal bizi sükunet ve ciddiyetle dinledi. Sonra hem kendi görüşlerini hem de CHP'nin kurumsal olarak bulunduğu yeri açıkladı. Hepimizin ortak izlenimi Baykal'ın bir entelektüel olarak başörtüsü yasağını anlamlı ve meşru-makul bulmadığıydı. İş sadece kendisine kalsa bu problemi hemen çözerdi. Ancak, CHP'nin bu konuda öncülük yapmasının önünde iki ana engel vardı. İlki ve duruma göre daha önemlisi CHP'nin dokusuydu. Baykal'ın rahatlıkla kabul edeceği bir çözüm Parti'nin dokusu tarafından reddedilirdi. Çünkü Parti tabanının, en azından Parti'de çok etkili bazı grupların, bu konudaki ortalama tavrı çok sertti. İkinci olarak o zaman diliminde bu konuda inisiyatif almak siyasilerin değil askerî bürokratların üstlenebileceği bir şeydi. Baykal ile görüşmemizden hayal kırıklığı içinde ayrıldık. Bir insan ve bir aydın olarak kendisinde özgürlükçülük ve demokratlık bakımından bir problem görmemiştik. Ama Parti'nin dokusuyla ilgili tespitlerine de katılmıştık. Ne yazık ki, görüşmemizin ışığı altında, önümüzdeki yıllarda CHP'nin özgürleştirici, özgürlükleri savunucu bir rol oynamayacağı anlaşılmaktaydı. Nitekim öyle de oldu. CHP adım adım bizim görüşmemizdeki Baykal'ın mumla aranacağı bir aşırılığa kaydı. Baykal'ın partiyi etkilemesi yerine Parti'nin anti- özgürlükçü dokusu Baykal'ı kendi çizgisine çekti. O günden bugüne CHP ne herhangi bir özgürlük probleminin çözülmesine öncülük etti ne de bunun başkaları tarafından yapılmasına izin verdi. Türkiye'yi adeta kilitledi.

Tarih Baykal'ı seyretmektedir

Yeni Asır Gazetesi'nin köşe yazarlarından Hüseyin Kocabıyık'ın Baykal ile arasındaki ilginç bir diyaloğu medyaya yansıtması bana liberallerden müteşekkil bir heyet olarak Baykal ile yaptığımız bu görüşmeyi hatırlattı. Başka insanlardan da Baykal ile CHP'nin radikal kanadı arasındaki uyumsuzluklar hakkında benzer tespitler yapan anekdotlar dinledim. Bütün bunlara dayanarak gerek Baykal'ın gerekse CHP'nin bir yol ayrımına geldiğini düşünüyorum.

Baykal artık yaşlı bir siyasi liderdir. Siyaset âleminde bir iz bırakma şansını şimdiye kadar bulamamıştır. Emekli veya müteveffa Baykal mesela merhum Ecevit kadar hatırlanmasını ve hayırla yâd edilmesini sağlayacak bir müktesebata sahip değildir. Gerek yaşı gerekse tecrübesi artık Baykal'ı bir tercihte bulunmaya ve doğru bildikleri için bir şeyler yapmaya çağırmaktadır. İnsan doğru bildikleri için bir şeyler yapmazsa bu dünyada niye var olsun ki! Bu Baykal'ın son şansıdır. Oportünist hesaplar bir yana bırakılmalı ve CHP tarihin yükünden kurtarılarak modern demokrasilerde onun gibi bir siyasi partiye yakışan bir çizgiye oturtulmalıdır. Bu çok meşakkatli görevi bütün handikaplarına rağmen Baykal'dan başka veya ondan daha iyi başaracak kimse yoktur. Tarih Baykal'ı seyretmektedir. Toplum da...

CHP de artık anakronik bir yapı olmaktan çıkmalıdır. Bu parti bir parti olmalıdır, yüceltilen kimi anakronik değerler veya bugün artık savunulamaz tarzlar adına bir tahakküm aracı, bir toplumsal terörizasyon aygıtı olmaktan uzaklaşmalıdır. CHP'nin yapması gereken, gerek bu tecrübeden gerekse dünya demokrasi tarihinin birikiminden ders almaktır. Bir demokraside demokratik hak ve özgürlüklerin alanının genişletilmesini istemek, halkın siyasi sisteme şekil vermesini kabullenmek, demokratik iktidarlar kadar daha çok bürokratların sahiplendiği ve kullandığı devlet iktidarının da insan hak ve özgürlükleri lehine sınırlanmasını talep etmek demokrasiye inanan ve saygı gösteren her partinin temel özelliğidir. CHP şimdiye kadar çoğu zaman bunların tersini yapmıştır. Bu tutumuyla da hem parti olarak kendini yaralamış hem de Türkiye'ye zarar vermiştir. CHP kendisini de ülkeyi de artık bu yükten kurtarmalıdır. Evet Baykal ve CHP daha özgürlükçü ve daha demokrat olma istikametinde değişmelidir.


PROF. DR. ATİLLA YAYLA
22 Aralık 2008, Pazartesi/Zaman
  Alıntı ile Cevapla
Alt 02-03-2009, 07:40 PM   #4
Süper Moderator
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Çiğli/İzmir
Yaş: 40
Mesajlar: 1.873
Tecrübe Puanı: 4
Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Siyaset ve Siyasi Gelişmeler

Lütfen biraz samimiyet! Ya Erdoğan tepki vermeseydi?
Önce manzarayı doğru resmetmek lazım ki Davos'ta yaşananlar tastamam anlaşılabilsin. Malum tartışmayla nihayetlenen oturumda Başbakan Erdoğan tarihî bir konuşma yaptı. Bu konuşmayı cumartesi günkü Zaman nüshasında aynen yayınladık; çünkü son derece önemli noktalara değiniyordu.
Bu konuşma zikredilmeden yapılan her analiz hatalıdır. Nitekim bizim medya bu hatayı ısrarla yapıyor. Başbakan Ortadoğu'da barış olmadan dünya barışının olamayacağını çok net bir şekilde anlatırken önemli bir denge kuruyor. Bir yandan 'Antisemitizm insanlık suçudur' tespitinde bulunuyor ve İslam fobisinin de antisemitizm kadar kötü bir davranış biçimi olduğunu ifade ediyor. Diğer yandan aynen şöyle diyor: "Hamas'ın da hatalarından, yanlışlarından vazgeçmesi lazım." Demek ki bazılarının iddia ettiği gibi Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı sadece İsrail'i eleştirmemiş.

Aslında panelin seyrini İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres değiştirmiştir. Peres kavga eder gibi konuşuyor. Bağırıyor ve zaman zaman elini Türkiye Başbakanı'na sallayarak onu doğrudan muhatap alarak, hatta suçlayarak konuşuyor. Bu ülkenin başbakanı bu durum karşısında ne yapabilirdi? Ya suspus olacak, bir kenarda oturup Gazze'de işlenen savaş suçları karşısında tepkisiz kalacaktı ya da yaptığı arabuluculuk ve barışa katkının hakkını vererek gerçekleri söyleyecekti. Başbakan Erdoğan da onu yaptı. Haklıydı; çünkü antisemitizm üzerine bu kadar net açıklama yapan bir devlet adamının eleştirilerinin odağında 'Yahudi milleti' değil, İsrail hükümeti vardı. O hükümetin insanlık dışı politikalarını dünyanın dört bir yanında İsrailli aydınlar da eleştiriyor. Çünkü Gazze'de sivil halk bombalanıyor, çocuklar öldürülüyor, yerleşim merkezlerine, hastanelere, okullara bombalar yağdırılıyor. Bu durum karşısında sessiz kalmak, savaş suçlarına ortak olmaktır.

NE YAPACAKTI BAŞBAKAN,SUSACAK MIYDI?

Peres'in cevap hakkı doğuran konuşmasından sonra Sayın Başbakan söz alıp derdini anlatacak; ancak bu sefer de başarısız bir panel yöneticisi devreye giriyor. Erdoğan'ı susturmak için nezaket dışı müdahaleler yapıyor. O da yetmiyor, eliyle Başbakan'ı susturmaya kalkışıyor. Daha o manzarayı seyrederken anladım ki panel yöneticisi dersine hiç çalışmamış. Tayyip Erdoğan'ın kim olduğunu bilmiyor, bir Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nın böyle bir davranışa sessiz kalmayacağını anlamıyor. Ve kıyamet kopuyor. Başbakan, bir daha Davos'a gelmeyeceğini söylüyor, oradaki haksızlığa işaret ediyor ve toplantıyı terk ederek protestosunu gösteriyor.

Türk medyasının nasıl acul olduğunu söylemeye gerek var mı? Televizyon haberciliği bu ülkede ölüyor diyoruz; meslektaşlarımız bunu izzetinefis davası sayıyor ve gün ortasında gözlerini kapatıp gece üzerine güzellemeler yazıyor. Oysa durum vahim. Alelacele verilen haberler, çarçabuk yapılan analizler, bilip bilmeden alınan görüşler... Tam bir çuvallama örneği. Koca koca adamlar telefonla bağlandıkları canlı yayınlarda neler söylüyor neler. Daha ilk cümleden anlaşılıyor ki bazıları tartışmayı seyretmemiş, kendisini arayan muhabirin verdiği bilgi üzerine İsrail-Türkiye ilişkilerini aydınlatacak (!) beyanlarda bulunuyor.

Daha kötüsü de var. Canlı yayın heyecanı insanları sağduyulu konuşmalardan uzaklaştırıyor ve adeta konuşanları 'İsrail yanlısı' haline getiriyor. Sabah'ın iki buçuğunda da Başbakan'ı havaalanında karşılamaya gelen ve daha sonraki gün de açılış törenine iştirak eden on binlerce insanın medya aleyhine tezahürat yapması boşuna değil. Çünkü bazı insanların söyledikleri yenilir yutulur cinsten değil. Bazı kişiler, yaşananları Başbakan'ın 'Fevri tutum'una bağlıyor, bazısı "Bunun bir faturası var." diyor ve Türkiye'yi korkutmaya kalkıyor. Başbakan'ın diplomasi bilmediğinden dem vurarak ahkâm kesenler de o gece bir anda ortaya çıkıyor ve veryansın ediyorlar. Konuşulanları dinlediğinizde sanırsınız ki ortada iki kişi var: Biri diplomasi bilmeyen Türk Başbakanı Tayyip Erdoğan; diğeri olgun devlet adamı Şimon Peres. Tabii ki medyanın kurguladığı bu vahim manzara tepkiye yol açar; açmıştır da. Çünkü adama sorarlar "Siz kimin medyasısınız? Siz kimin diplomatısınız?" Kaldı ki toplantıdaki gerçek, ne Peres'in olgunluğunu işaretliyor ne de Erdoğan'ın bilgi eksikliğini.

Bir an geriye gidelim ve tersinin vaki olduğunu var sayalım. Yani Peres o meydan okuyan sesiyle ve kabadayı edasıyla Başbakan'a verdi veriştirdi ve Erdoğan da buna sessiz kaldı. Bugün Erdoğan'a ağır eleştiri yöneltenler şöyle demeyecek miydi: "Sen nasıl bir başbakansın ki bu kadar onur kırıcı laflara tek bir kelam bile etmedin?" Evet, aynen öyle diyeceklerdi. İşte samimiyet de böyle durumda ortaya çıkıyor. Çünkü bizim medyadaki bazı arkadaşların derdi Türkiye'nin dünya siyasetindeki yeri, önemi, onuru, gururu değil. Onlar Tayyip Erdoğan ne yapsa kendilerine karşı safta yer arıyor ve buluyorlar. Bu bir takıntı. Zira bazı meseleler siyaset üstüdür, günlük politikalara feda edilemez. Yanlışa doğru demek tabii ki yanlıştır; ancak her şeye yanlış demek de o kadar vahim bir yanlıştır...

Aslında Peres ve İsrail'in havayı yumuşatıcı tavırları bizdeki İsrail yanlısı gözüken tavırları da berheva etti. Peres özür diledi mi dilemedi mi; bunu tartışıyor bizim medya. Tartışma sonrası Başbakan'ı arayıp "Üzgünüm." diyen hatta bir basın toplantısı yapıp "Erdoğan'a saygım değişmedi." diyen Şimon Peres mi haksızlık yapıyor; yoksa Peres'i savunacağım derken kendi başbakanını aşağılayanlar mı? Buna toplum karar verecek...

CHP'DE ÇATLAK, MHP'DE SESSİZLİK

Meselenin bir de siyasi yansımaları var. Davos'ta yaşananları sadece bir dış politika konusu sananlar var. Çünkü bu konuyu parti içinde genellikle eski büyükelçiler konuşuyor. Mesela MHP'de ilk geceden başlayan çok ilginç bir sessizlik göze çarpıyor. Saadet Partisi ve Büyük Birlik Partisi anında Başbakan'ın tavrını Türkiye'nin itibarı olarak gördü ve siyaset üstü bir üslubu benimsedi. Milli bir konu olarak hadiseye yaklaşınca Erdoğan'a destek oldular. MHP'de eski diplomat Deniz Bölükbaşı konuştu; ancak Sayın Bölükbaşı parti tabanının hissiyatından kopuk. Lafı eğip büküyor ve konuyu günlük siyasete çerez yapıyor. Ülkücü tabanın partiden daha onurlu ve milli bir duruş beklemesi kaçınılmaz. Neyse ki Parti Genel Başkanı Bahçeli, olaydan üç gün sonra yazılı bir açıklama yaptı da parti tabanındaki tansiyon biraz düştü.

CHP ne yapacağına karar verememiş. Eski diplomat Onur Öymen konuştukça Halk Partisi halktan kopuyor. "Peres'e 'sen' diyemezsin." diyerek söze başlıyor Sayın Öymen ve İsrailli yetkililerin bile telaffuz etmediği keskin sözler sarf ediyor. Deniz Baykal topa girmiyor, suskun kalmayı tercih ediyordu, geç de olsa pazar günü Erdoğan'ı destekleyen bir açıklama yaptı. Ancak Sayın Baykal, Öymen'in kırıp döktüklerini tamir için aylarca uğraşsa yine de kaybedilen itibarı kurtaramaz. "Bence Davos'ta dünya çapında Erdoğan bitmiştir." diyor Öymen. Ya siz? Türk halkı nezdinde nasıl bir tepki aldığınızın farkında değil misiniz? Atatürk'ün partisi bu kadar mı uzaklaşır "milli duruş"tan? Her şey bir yana; Sayın Öymen, iki kelam da Peres hakkında sarf etme lütfunda bulunsanız ya. Bu konuda hiç mi eleştiri yapamaz CHP milletvekili? Neyse ki CHP Parti sözcüsü Mustafa Özyürek işi biraz yumuşatıyor, kıyısından köşesinden Başbakan'ın tavrına hak veriyor ama meselenin 'abartıldığını' söylüyor.

AB YOLUNDA DEVAM; HEDEF SAPTIRMANIN MANASI YOK

Bazıları da kurnaz bir mantık oyunuyla "Türkiye Avrupa'dan koptu; İran-Suriye arasına sıkıştı." diyor. İnsaf! Başbakan Davos'a Brüksel ziyaretinden hemen sonra gitmedi mi? Birkaç ay içinde yapılan ve halen devam eden AB reformlarını unutturmak mümkün mü? Kürtçe televizyon daha yeni kuruldu. Solun yıllardır dillendirdiği Nazım Hikmet'in vatandaşlığı çözüldü. Erdoğan iki gün boyunca Brüksel'de kaldı, AB yol haritasını muhataplarıyla konuştu...

Türkiye, hem AB üyeliği için çalışacak, hem ABD ile ilişkilerinde gelinen düzeye gölge düşmeyecek, hem de komşu ülkelerle ilgili etkin rolüne devam edecek. Bütün bunlar olurken kendi topuğunu nişanlayanlar ufuk yetmezliğiyle karşı karşıya gelecek. Türkiye gerçeğini doğru okumak gerekiyor; bir yanıyla yüzü Avrupa'ya dönük; diğer yanıyla kendi dünyasıyla barışık. Bu tabloya herkes alışmalı; en azından bu milletin bu gerçeği benimsemesi kadar herkes bu realiteyi içine sindirmeli...
--------------------------------------------------------------------------------
Endişeye gerek yok
İsrail'in Gazze'de sivil halka karşı yürüttüğü katliam, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye'de de büyük bir infiale sebebiyet verdi. Tepki büyük ve her kesimden yükseliyor. Buna bir de Davos'ta yaşanan gergin toplantıyı ekleyin. Bu arada Yahudi vatandaşlarımız bir araya geliyor ve bu tepkinin kendilerine yöneleceğinden endişe duyduklarını söylüyor. İşte bu nokta çok kritik. Çünkü insanların tepkisini çok net ve dikkatli kullanması gerekiyor. Türk halkı, İsrail devletinin acımasız politikalarını protesto ediyor, Yahudileri değil...

Başbakan Erdoğan, Washington Post'a verdiği demeçte "Yahudilere karşı bir şey yapmak isteyen herkes karşısında beni bulur." demiş. Doğru olan da budur. Bu ülkedeki hiçbir azınlığa karşı ayrımcılık yapılamaz, onları incitecek bir davranış ortaya konamaz. Aslında gönül istiyor ki İsrail politikalarını buradaki Musevi vatandaşlarımız da eleştirsin. Ama sanıyorum onların durumu da kolay değil; bu durumu anlayışla karşılamak gerekiyor. İsrail devletini eleştirmek sanıldığı kadar rahat yapılamıyor. Olsun! Bu ülkenin vatandaşı olan herkes bu ülkenin birinci sınıf vatandaşıdır ve farklı kimliğinden dolayı asla baskı altına alınamaz. Bu ülkede yüzyıllar boyunca ortaya konan hayatı paylaşma kültürü buna şahittir. Aksini düşünen ırkçıdır ve ırkçılık bir insanlık suçudur.

Ekrem DUMANLI
03.02.2008-Pazartesi/Zaman
  Alıntı ile Cevapla
Alt 02-03-2009, 07:51 PM   #5
Süper Moderator
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Çiğli/İzmir
Yaş: 40
Mesajlar: 1.873
Tecrübe Puanı: 4
Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Siyaset ve Siyasi Gelişmeler

[Adı Filistin davasıyla özdeşleşen eski Avrupa Merkez Bankası Başkanı Wim Duisenberg'ın eşi Gretta Duisenberg] Erdoğan'ın çıkışından gurur duydum
İsrail'in çoluk çocuk demeden Gazze'de giriştiği saldırıları 'insanlık dramı' olarak değerlendiren, adı Filistin davasıyla özdeşleşen eski Avrupa Merkez Bankası Başkanı Wim Duisenberg'in eşi Gretta Duisenberg, Başbakan Erdoğan'ın Davos'ta sergilediği tavrı gurur verici olarak gördüğünü söyledi.



Erdoğan bu cesaretli davranışı gösterdiği için son derece mutluyum. Onun bir kahraman gibi karşılanması da son derece yerinde bence." Daha önce Filistinlilere destek vermek amacıyla evinin balkonuna astığı Filistin bayrağından dolayı bir hayli eleştirilen Duisenberg, Türk basınında ilk kez Zaman'a konuştu.

Eşiniz Avrupa Merkez Bankası gibi önemli bir kurumun başkanıydı, siz de iyi bir mesleğe sahiptiniz. Yani yaşam standardınız yüksekti. Sizi bu sorunlarla ilgilenmeye sevk eden ne oldu?

Bundan yaklaşık dokuz sene önceydi. Eşim Avrupa Merkez Bankası başkanı olduğu için Frankfurt'ta ikamet ediyorduk. O günlerde ikinci intifada başlamıştı. Şaron bu tarihte askerlerle birlikte Haremmüşşerif adıyla anılan bölgeye gitmişti. Televizyonda izlediğim görüntüler dehşete düşürdü beni. Oldukça üzüldüm ve kızdım. Daha önce de politik aktivisttim zaten. G.Afrika, Şili ve Zimbabwe'deki sorunlarla yakından ilgiliydim. Bazı insan hakları konularında faaliyet gösteren kurumlara da üyeydim. Ama bugüne kadar Filistin meselesi gündemimde yoktu. Televizyonda izlediğim o görüntüler beni bu olayla ilgilenmeye sevk etti.

Ne yaptınız peki?

Kendi kendime şunu sordum: Ne yapmalıyım? Ne yapacağımı bilmiyordum çünkü. Filistin Komitesi'nden haberim vardı ama direkt bağlantıya girmedim. Bu tarihlerde eşim Amsterdam'da büyük bir gösterinin düzenlendiğini haber verince, kesin bir şeyler yapmalıyım dedim kendi kendime. Bir tane Filistin bayrağı sipariş verdim hemen. Amsterdam'da gidip Filistin bayrağıyla gösteriye katıldım. Sonra tekrar Frankfurt'a geri döndük. Yaptıklarım yeterli gelmedi bana. Daha fazla şeyler yapmalıyım dedim. Ama ne? Onu bilmiyordum. Sonunda evime Filistin bayrağı asarak bu konuya dikkat çekebileceğime karar verdim.

Tepkilerden çekinmediniz mi?

Hayır. Ama tepkiler çok olmaya başladı. Birkaç gün sonra posta kutumda bir mektup gördüm. Mektubu Yahudi kökenli komşum atmıştı. Son derece kızgın bir üslupla kaleme alınan mektupta bayrağı indirmemi istiyordu. Kendisine telefon ettim, buyurun gelin konuşalım dedim. Hayır, o bayrak inmeden konuşmam dedi. Bu bir şantajdı, tabii indirmedim bayrağı. Benim evim, kimse buna karar veremez dedim. Derken 'İsrail İşgaline Son' adlı vakfı kurdum ve başkanlığını yapmaya başladım.

Astığınız bayrağa dönük tepkiler o mektupla sınırlı kalmadı sanırım?

Evet. Ondan sonra tehdit mektupları ve mesajları gelmeye devam etti. 'Nazi fahişesi'nden tutun da başına Müslüman koyup sonuna kötü eklemeler yaptıkları hakaretlere varana dek çok sayıda mektup aldım. Ölüm mesajları ve telefonları da aldım. Gittiğim çoğu yerde bana vebalı muamelesi yapıyorlardı. Restoranlarda, kuaförde filan oturduğum sandalyeye kimse oturmazdı daha sonra. Önce yıkayın, çünkü Duisenberg oturdu, derlerdi. Eşime, okulda çocuklarıma da hakaret edilmeye başlandı. Hatta o zamanlar Euro para birimi yürürlüğe girecekti. Eşim için, "Eşini kontrol altına alamayan, Euro'yu nasıl kontrol altına alsın?" yönünde eleştiriler de yapıldı.

Devam ediyor mu halâ bu tepkiler?

Tehdit yok ama lafla sataşma oluyor. Amsterdam Zuid (güney) bölgesinde oturuyorum. Burası Yahudilerin ağırlıkta olduğu bir bölge. Alışveriş yapmaya çıkıyorum mahallede. Görenler 'Yolunu mu şaşırdın?' tarzında hem hakaret hem de alaycı ifadeler kullanıyor. Benden nefret ediyorlar.

Destek mesajı, telefonu aldınız mı peki?

Evet onu da çok aldım. Sokaktaki normal insanlardan aldım. Şimdi daha da arttı. Müslümanlardan da çok destek mesajı aldım. Bunlar bize güç veriyor.

Yaşadığım bölgede çok sayıda Yahudi kökenli yaşıyor dediniz.

Onlarla konuşmayı denediniz mi hiç sorun hakkında?

Çok denedim ama istemiyorlar konuşmayı.

Neden istemiyorlar?

Hemfikir değiller çünkü benimle sanırım.

Ama bütün bir kesimi zan altında bırakmak da doğru mu?

Özellikle Siyonist Ortodoks olanlar İsrail politikalarını benimsiyor ve destekliyorlar. Buna anlam veremiyorum.

Eşiniz ne dedi Filistin davasıyla bu kadar ilgilenmenize?

Harika bir karar ve yüzde yüz arkandayım derdi hep. Üç çocuğum var, onlar da destek veriyorlar ama kamuoyuna çok çıkmak istemiyorlar. Hatta şunu anlatayım. Son saldırıları protesto etmek için Lahey'de bir gösteriye katıldım. Beni miting alanına ortanca oğlum götürdü. Bıraktıktan sonra geri döndü. Program bitince beni alması için kendisini aradığımda, "Haberim var. Ben de gösterideydim." deyince inanılmaz mutlu oldum.

Eşiniz, koltuğum veya kariyerim tehlikeye girer, endişesi taşımadı mı hiç?


Hayır. Gerçi zor bir durum olduğunun farkındaydı. İş arkadaşları da öyle söylüyordu. Ama o her zaman "Sonuna kadar eşimin arkasındayım. Yürekli bir iş yapıyor. Onun işi ayrı benimki ayrı." derdi. Ben zaten her zaman kendisine, eğer seni zorda bırakacak bir durum olursa söyle bırakırım, derdim. Her zaman destekledi ve gurur duyduğunu söyledi.

Devam edecek misiniz eylemlerinize?

Tabii ki.. İsrail'in işgali sona erene kadar devam edeceğim.

Günün birinde işgalin biteceğine inanıyor musunuz?

Evet. Umudum olmasaydı devam etmezdim zaten. Dünyanın dört bir tarafından davet alıyorum konferanslar için. Gittiğim her yerde yaşanan zulmü anlatıyorum. İnsanların gözleri açılmalı, diye düşünüyorum.

Antisemitizmle suçlayanlar da var. Antisemitist misiniz?

Tabii ki değilim. Ben İsrail yönetimine, liderlerine ve uygulamalarına karşıyım. Bunun Yahudi karşıtı olmakla alakası yok. Çok Yahudi arkadaşlarım da var Amerika'da. Onlar da İsrail politikalarına karşı mesela. Filistinli Arapları insan olarak görmeyen İsrailli liderler faşistlik yapıyorlar.

İsrail savaş suçu işledi, LİDERleri yargılanmalı

İsrail'in son saldırıları bölgede taş üstünde taş bırakmadı. Siz nasıl değerlendirdiniz son saldırıları?

İnsanlık suçu işleniyor. Cluster bombası kullanıldı geçmişte. Son saldırılarda nükleer ve kimyasal bombalar kullanıldı. Yeni silah ve bombalar da denendi. Ortaya çıkan tablo tam anlamıyla bir yıkım. Gazze'de taş üstünde taş kalmadı. Yeniden inşa için milyarlarca Euro'ya ihtiyaç var. Bunu kim ödeyecek? İsrail'e ödettirilmeli.

Nasıl?

Onlar her tarafı bombaladılar. ABD ve dünya sessiz kaldı, destekledi hatta. O halde zarar da onlardan tazmin edilmeli.

Geçmişte derin acılar yaşamış bir toplumun bugün başka bir millete benzerini yapmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dediğiniz gibi, geçmişte büyük acılar çekmiş olanlar nasıl bugün benzerini yapıyorlar anlamıyorum. 61 yıl önce Holocaust'u yaşamış olanların bugün bunu yapmaması lazım. Ama yapanlar Siyonistler. Çünkü onların büyük İsrail hayalleri var. İsrail faşist ve raşist bence. İsrailli idareciler savaş suçlusu, yargılanmalılar. Bugün göz göre göre katliam yapılıyor. İsrail'de sadece Yahudilerin kalmasını istiyorlar. Geçmişte Hitler de bunu düşünmüştü. Hiçbir fark yok iki düşünce arasında. Yapılanlarla Filistinler aşağılanıyor. Bir ülke yerle bir edilmiş durumda. Okuma hakkı, güvenlik, gıda alma hakkı, daha da ötesi yaşama hakkı yerle bir edilmiş. İnşa edilen duvardan yapılan saldırılara varana dek insanlar hapsedilmiş durumda. Açık bir hapishane gibi Filistin. Ve kimse sesini çıkarmıyor bu duruma.

Başbakan Tayyip Erdoğan, Davos'ta bu tepkiyi verdi. Nasıl yorumladınız?

Bence Erdoğan kesinlikle haklı ve doğru olanı yaptı. Son derece cesaretli bir çıkış. Sonunda bir lider Peres'e karşı cesaret edip bunu söyleyebildi, son derece önemli. Bu yüzden harika buluyorum. Ben de Erdoğan gibi düşünüyorum, İsrail çoluk çocuk demeden insanları öldürüyor.

Erdoğan'ın bu çıkışı örnek teşkil edebilir mi?

Kesinlikle. Başbakan Erdoğan'ın bu çıkışı dediğim gibi yerinde ve takdir edilecek bir davranış. Kesinlikle diğer liderler ve ülkeler de bunu takip etmeli.

Nasıl?

Diğer Arap ülkeleri, Hollanda, Avrupa Birliği, Avrupa Komisyonu... Aslında herkes, hepimiz biliyoruz yaşananları, ama cesaret edip gerçekleri İsrail'in yüzüne söyleyemiyoruz. Erdoğan bu cesaretli davranışı gösterdiği için son derece mutluyum. Peres, atom bombasının babası. Nobel Barış ödüllü üstelik. Barışın anlamını bile bilmiyor, bu ödülün bir anlamı yok.

Başbakan Erdoğan'ın bu çıkışı Filistin sorununun çözümü için bir sinerji oluşturabilir mi?

Yalnız başına bu reaksiyonla olmaz diye düşünüyorum. Destek lazım bu konuda. Öncelikle Arap ülkeleri, Avrupa Birliği, Hollanda ve Amerika'nın bu konuya bakışları değişmeli.

Erdoğan'ın gösterdiği tutum diğer liderlerce de devam ettirilebilir mi?

Bakın Kaddafi ile yapılmış bir mülakat okudum. O da son derece eleştiriyor İsrail'i ve son saldırıları. İsrailli yöneticileri savaş suçlusu olarak görüyor. Ben de öyle görüyorum ve uluslararası hukukun karşısına çıkmalılar bence.

Erdoğan Türkiye'de bir kahraman gibi karşılandı, ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Kesinlikle haklılar, Türklerin Erdoğan ile gurur duymaları en doğal hakları. Ben de gurur duydum.

Sizce de kahraman mı Erdoğan?

Kahraman biraz fazla ama cesaretli bir çıkış. Çünkü şimdiye kadar kimse çıkıp da bu cesareti gösteremedi dünyada.

Peres'in söylediklerini nasıl yorumladınız?

Anlamsız. Bakın örülen duvar mesela tam bir insanlık ayıbı. Uluslararası mahkeme bile o duvarın bir apartheid oluşturduğunu söyledi. Filistinlileri Filistinlilerden ayırıyor. Aileleri, akrabaları, tanıdıkları birbirlerinden ayırıyor. O duvar bir güvenlik duvarı değil, bir apartheid duvarı. Kesinlikle yıkılması lazım.

Peki sizce dünya neden İsrail'e karşı sesini çıkaramıyor?

Bunu büyük bir üzüntüyle takip ediyorum ben de. İsrail liderleri ne Birleşmiş Milletler'in ne de uluslararası hukukun söylediğini dikkate alıyor. Yapılan utanç duvarının yıkılması gerektiği söylendi ama oralı bile olunmuyor. Yaşanan insanlık dışı duruma Hollanda da tepki vermedi. Hükümet Amerika'ya tapıyor sanki. O derece destek veriyor. Başbakan Balkenende, Obama göreve başladıktan sonra, bir an önce kendisiyle görüşüp insan hakları konusunda ilerlemeler olması için birlikte çalışmayı istediklerini söyledi. Ama bunu söyleyen, İsrail'in yaptıklarını tek kelimeyle bile eleştirmedi. Bunun sebebi toplumda etkili olan kesimlerin baskısı ve unutmayın İsrail'e silah da naklediyoruz. Destekliyoruz onları yani.

Hollanda küçük bir ülke ve İsrail'in yaptıklarına sessiz kalıyor, diyebiliriz. Ama Avrupa'nın büyükleri ve Amerika da sesini çıkarmadı.

Ekonomik çıkarları var herkesin. Petrol mesela... Araplar farklı mı davranıyor? Mısır'a bakın sınırları kapattı. Gücünü kaybetmemek için Filistinli kardeşlerini düşünmüyor bile. Ama dediğim gibi İsrail işgali sona erene kadar mücadele edeceğim. Diyorlar ki Filistinliler terörist. Ne kadar saçma. Terörist varsa o da İsrail'in kendisi. Filistinlilerin kendilerini savunma hakları var. Bizim geçmişte yaptığımız gibi. Filistinlileri anlamaya çalışmak, empati kurmak lazım. Her konuda böyle değil mi? Mesela burada bir imam, inancından dolayı kendisine el vermedi diye zamanın Entegrasyon Bakanı Rita Verdonk onu sert eleştirdi. Saçmalık. Oysa o kişinin inancının derinlerine inip yaptığını anlamak ve saygıyla karşılamak lazım. Çok kültürlü bir toplumda yaşıyoruz. Beni inanan birisi, başını örten birisi korkutmuyor hiç. Bakın Suriye'de muhteşem camiler var. Oraya gittiğimde uğrarım.

Filistin sorununun çözüme kavuşturulmasında özellikle Müslümanlara ve İslam ülkelerine ne tavsiye ediyorsunuz?

Bence daha çok birlik olmaları ve cesaretle davranmaları lazım. Özellikle Avrupa'da yaşayan Müslümanlar daha aktif olmalılar. Hem yaşadıkları ülkelerle entegre olmalılar hem de bu sorunlara duyarlı davranmalılar. Mesela Endonezya'ya çok kez gittim. Oradaki Müslümanların duyarlılıklarını görünce çok mutlu oluyorum. Filistin meselesi çözüme kavuşur, diyorum. Ama buraya dönüp de buradaki sessizliği görünce hayret ediyorum. Çok şey yapmamız lazım. Müslümanların bizimle birlikte çok şey yapmaları lazım. Ama demokratik ve seviyeli bir tarz ve stilde olmalı yapacaklarımız. Güçlüyüz ve bunun farkında olmamız lazım.

Yasin Yağcı
01 Şubat 2009, Pazar/Zaman
  Alıntı ile Cevapla
Alt 02-03-2009, 08:06 PM   #6
Süper Moderator
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Çiğli/İzmir
Yaş: 40
Mesajlar: 1.873
Tecrübe Puanı: 4
Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Siyaset ve Siyasi Gelişmeler

[Başbakan Erdoğan'nın Davos'ta yaptığı konuşma] Ortadoğu'da barış olmadan dünya barışı imkânsız
Bir durum tespitini yapmamızda fayda var. Önce durum tespiti yapacağız ki bundan sonra da ne yapılması gerektiğini ortaya koyalım. Durum tespitine ben 40 yıl öncesinden başlamıyorum. Durum tespitine sadece Haziran 2008 sürecinden başlamak istiyorum.



Haziran 2008 sürecine baktığımız zaman bir sözlü ateşkes oldu, bu sözlü ateşkes sürecinde herhangi bir sıkıntı söz konusu değildi. Ancak 6 aylık bu sözlü ateşkesin süresi bitince o süre içerisinde herhangi bir roket atışı bu tür şeyler olmadı. Ancak İsrail tarafının bu arada ablukaları kaldırması, ambargoları kaldırması gerekiyordu ne yazık ki bunlar kaldırılmadı. Gazze adeta bir açık hapishanedir. İnsanlıktan tamamen tecrit edilmiştir. Yani herhangi bir kapısından Filistin'e bir sandık domates sokmak isteseniz bu İsrail'in müsaadesine bağlı. İsrail müsaade etmedikçe siz Filistin'e bir sandık domates sokamazsınız. Burada önce bir insan olarak konuşuyorum, bir de başbakan olarak konuşuyorum. Ben İsrail'i ziyarete gittim, oradan Filistin'e ziyaret geçiyorum; TC Başbakanı olarak yarım saat Ramallah sınır kapısında bekletildim, arabamın içinde eşimle birlikte; arkadaşlarımla birlikte; ama Türkiye Cumhuriyeti olarak biz bugüne kadar İsrail'den gelen herhangi bir diplomata en tepesinden en aşağısına kadar kapılarımızda böyle bir şey uygulamadık. Önce bunu ne ile izah edeceğiz, önce buna bir bakmamız lazım...

İşin bir diğer boyutuna baktığımızda bu olaylar anlatılırken ben Sayın Olmert'e soruyorum, diyorum ki "Sayın Olmert, madem bu füzeler atıldı, peki bu atılan füzelerde herhangi bir ölüm var mı?" Bana verdiği cevap: "Hayır yok, ama füze atılıyor.". Bu nasıl füze ki, atılıyor ölüm yok, bu nasıl iş... Kalitesi vs. bu tür şeylerden bahsediliyor; ancak bu 6 aylık süre içerisinde 28 tane Gazzeli Filistinli öldürüldü. Bu 6 ayın sonunu söylüyorum; bu arada da orada hastanelerde elektrikler kesildi, gıda yok. Biz daha operasyonlar başlamadan önce Türkiye olarak buraya insanî yardım göndermeye başladık. Süreç zaten o zaman başlamıştı.

Anti-Semitizm insanlık suçudur

Hepimiz birlikte burada insan olarak düşünelim, bakın şunu peşinen söyleyeyim, ben anti-Semitizm'i insanlık suçu olarak gören bir liderim, böyle bir başbakanım. İslamofobia'yı insanlık suçu olarak gören bir başbakanım. Benim için Hıristiyan'mış, Musevi'ymiş Müslüman'mış zulme uğradığında fark etmez; benim için insan olmasıdır, ortak paydası budur, böyle yaklaşırım insana. Ve burada da böyle yaklaşma gayreti içerisinde oldum ve bütün bunlarla beraber biz insanî yardım gönderiyoruz, 15 gün kapılarda bekletiliyoruz. Kızılay 15 gün kapılarda bekletildi. Biz yardımlarımızı rica minnet zar-zor sokabiliyoruz ve süreç içerisinde de aynı sıkıntıları yaşadık. Bunları Sayın Peres biliyor ya da bilmiyor bilemem, ama diplomatlarımız aralarında bu süreci devam ettirdiler, hep görüştüler. Ve çok daha ilginç olanı: Bakınız 27 Aralık'tan 4 gün önce ben Sayın Başbakan'la (Olmert) Ankara'da bir görüşme yapıyorum. İsrail-Suriye konusunda biliyorsunuz biz bir arabulucu görevini endirekt olarak üstlendik. 4 raunt özel temsilcilerimiz bu süreci götürdüler. 5. raundu Sayın Başbakan Olmert'le birlikte beraber Ankara'da yaptık. O da özel temsilcisini getirdi. Ben de özel temsilcimi yanıma aldım, oturduk ve yaklaşık 5,5-6 saat biz İsrail-Suriye 5. raundunu orada görüşürken ben Sayın Esed ile orada irtibatımı kurdum, özel temsilcim dışişleri bakanı ile görüşmelerini yaptı. Hedefimiz nedir? Hedefimiz doğrudan görüşmelere nasıl geçeceğiz? Bunu nasıl başaracağız? Bunların çabası içerisindeyiz. İstiyoruz ki Ortadoğu'da barış egemen olsun, buna gayret ediyoruz ve bir araya gelemeyen bu ülkelerin temsilcileri bir araya gelir hale geldi. Bunu başaralım istiyoruz ve bunları konuştuk. Ve iş bir-iki kelimeye kadar düştü; bu iki kelimeyi de hafta sonuna kadar üzerinde müzakere edelim, ondan sonra bu işi hafta sonu karara bağlayalım... Bu arada ben Sayın Olmert'e -bunu artık açıklamak zorundayız- şunu söyledim; dışişleri bakanım yanımda özel temsilcim yanımda Sayın Olmert'in de özel temsilcisi yanında, dedim ki: "Bakın bugün Hamas'ın elinde esir olarak bulunan askeri biz kurtarabiliriz. Ama benim sizden bir ricam var, bu ricam şudur: Bakın Reform ve Değişim Partisi Filistin'de seçim kazandı, demokrasiyi konuşuyoruz ya, ileri demokrasi diyoruz ya, hep demokrasiden yanayız ya; madem demokrasiden yanayız, o zaman bu demokratik mücadeleyi vermiş, halkın iradesiyle seçilmiş olanları bir defa saygıyla karşılamak durumundayız -severiz ya da sevmeyiz- ve şu anda o seçilenlerden meclis başkanı sizin elinizde esir, bu hükümetin bakanları sizin elinizde esir, milletvekilleri sizin elinizde esir, gelin dedim burada bir paket yapalım, daha önce Sayın Abbas'a gönderdiğiniz o jesti burada da gösterin, siz de bunları serbest bırakın." Dedi ki: "Bunları serbest bırakırsak Mahmud Abbas kriz geçirir." Böyle deyince peki dedim: "Elinizde çocuklar var, esir kadınlar var, gelin bunlardan bir paket yapalım, bunları serbest bırakın." Dedi ki: "Yarın arkadaşlarımla görüşeyim, size döneceğim"... Hâlâ dönecek! 27 Aralık'ta bombaların Gazze'ye inmeye başladığını gördüm. Ne oldu? 1.200'ü aşkın sivil öldürüldü; bunların içerisinde çocuklar var, bunların içinde kadınlar var, bu insanlar öldü. 5.000'i aşkın yaralı var. Orantısız bir güç kullanımı var. Soruyorum sizlere insanca düşünelim; başımızı iki elimizin arasına bir alalım, İsrail'in elindeki silah gücü, kitle imha silahları da dahil, acaba zerresi Gazze'de var mı?Filistinlinin elinde var mı? Soruyorum size, bir şey biliyorsam: Kesinlikle yok. Ama burada orantısız bir güç kullanımı var. BM Güvenlik Konseyi toplandı karar aldı (operasyonların) durdurulması için. İsrail açıklama yaptı, 'Tanımıyorum' diye. Sayın Ban Ki-moon da söyledi; BM binaları vuruldu, okulu bile vuruldu. Okullar, camiler, hastaneler vuruldu. Bütün bunlar yapılırken insanlık ne yaptı? Seyretti... Ama aynı insanlık Gürcistan'da böyle seyretmedi. Ama ben Gürcistan'ın kapısına insanî yardımı getiren ilklerdenim ve oraya da koşan ilklerdenim. Burada da biz bu darbeyi yiyen, mazlum duruma düşen bu insanlara hangi dindendir, hangi dildendir ayrımını yapmadan yardımına koşma görevi ile aslında hepimiz görevli idik. Ama ne yazık ki bu olmadı.

Biz Suriye'ye gittik, Ürdün'e gittik, Suudi Arabistan'a gittik, Mısır'la konuştuk, tüm Avrupalı liderlerle telefon diplomasisi kurduk falan. Maalesef 3 hafta sürdü; ama biz 3 hafta süreceğinin haberini de BBC'den aldık tabii, o da ayrı bir mesele! BBC 3 hafta sürer dedi, hakikaten de 3 hafta sürdü!.. Şimdi gelelim neticeye... Bu fatura tabii ki çok ağır bir fatura, altyapı üstyapı her şey gitmiş vaziyette Gazze'de. Sayın Genel Sekreter'in ifade ettiği rakam mümkün değil öyle 643 milyon dolarlarla bu iş çözülmez. 1-2-3 milyar dolarla bu iş çözülmez, burada çok ciddi bir fatura var ve bu da hiçbir ekonomik kalkınma imkânı olmayan Gazzelilerin üzerine yıkılmıştır.

Ve yatıp kalkıp bir şey söyleniyor: Hamas Hamas Hamas... Kusura bakmayın Gazze'de sadece Hamas örgütünün mensupları oturmuyor ki, Gazze'de sivil halk oturuyor. Hamas aynı zamanda Reform ve Değişim Partisi'nin farklı bir şeklidir. Ama o hale dönüştüren de ne yazık ki seçimi kazandıktan sonra demokratik hakkını ona vermeyenlerdir. Bunun asıl vebali altında olanlar... Ve şimdi bir dönem başladı, tek taraflı İsrail ateşkes ilan etti ve ertesi gün Mısır'da yapılan toplantıda Hamas da ateşkesi ilan etti. İstenen ne? Birisi 1 yıl, birisi 1,5 yıl dedi; şimdi süre olarak böyle bir durum var... Bir diğer konu, ablukaların kaldırılması lazım. İsrail bu ablukaları kaldırabilecek mi? Yani kapıları insanlığa açacak mı? Kapıların insanlığa açılması lazım. Bu insanlar hapishanede mi yaşayacaklar? Eğer Cenevre Sözleşmesi'ni kabul ediyorsak, biz İnsan Hakları Beyannamesi'ni kabul ediyorsak, eğer insanca bir yaşama saygı duyuyorsak önce bu kapıların açılması lazım. Bir diğer adım, deniliyor ki silah girmesin... Eğer silah giriyorsa bu tünellerin bir ucu Mısır'daysa o zaman Mısır sokmasın bu silahları. Bu da ortada bir gerçek.

Hamas da hatalarından vazgeçmeli

Eğer biz Filistin'i ayrı bir devlet olarak görüyorsak bu konuda bu soru da enteresan bir soru; bana öyle geliyor ki bu, tuzak. Bir başka konu: O da uzlaşma; Hamas ve El-Fetih arasındaki süreci hızlandırmak. Şimdi bu süreci hızlandırırken ben bunu Sayın Olmert'e söyledim. Dedim ki bakın siz masada tek taraflı müzakere yapıyorsunuz. Hamas'ı bu masaya davet etmeniz lazım; çünkü onlar da o ülkenin bir tarafı ve üstelik seçim kazanmış bir parti. Eğer bunu BM yürütecekse onun bu işi yapması lazım; temennim odur ki BM burada ağırlığını koyar veyahut da ABD şu ana kadar ortaya koymadığı ağırlığını -Sayın Obama'dan benim beklentim, isteğim o sessiz yığınların sesi olmasını bekliyorum, kimsesizlerin kimi olmasını bekliyorum- koymalı, ağırlığını koymak suretiyle yalnız Rice ile Livni'nin imzaladığı mutabakat çerçevesinde değil, bunun yeniden ele alınması lazım, eğer bu yeniden ele alınmazsa bu danışıklı dövüş devam eder. Bu danışıklı dövüşün devam etmemesi lazım. Hamas'ın hatalarından, yanlışlarından kesinlikle vazgeçmesi lazım. Türkiye'ye burada bir görev düşüyorsa biz her an varız. Biz devreye gireriz, ama tarafları iyi tespit etmemiz gerekiyor. Sadece "El Fetih'i al, diğerlerini dışarıda bırak"... Burada bir netice alınamaz; şunu da bilelim ki dünya barışı için Ortadoğu barışı şart. Bunu (Arap-İsrail sorununu) bitirmemiz lazım, bunu bitirmezsek maalesef dünya barışı da maalesef tesis edilemeyecek. Ulusal uzlaşı hükümetinde Hamas'ın yer alması gerekir. Ancak ondan sonra seçimlere gidilmeli ve bu seçimlerden sonra da kurulacak hükümet, ister beğenelim ister beğenmeyelim, Filistin halkının iradesine saygı duymamız gereken bir hükümet olmalıdır.

31 Ocak 2009, Cumartesi /Zaman
  Alıntı ile Cevapla
Alt 02-21-2009, 01:17 PM   #7
Süper Moderator
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Çiğli/İzmir
Yaş: 40
Mesajlar: 1.873
Tecrübe Puanı: 4
Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Siyaset ve Siyasi Gelişmeler

Türkiye'ye Şanghay daveti
Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) dönem başkanlığı yapan Rusya Dışişleri Bakanlığı, örgütün 27 Mart'ta Moskova'da gerçekleştireceği Afganistan gündemli konferansa Türkiye'yi de davet etti.

Rusya Dışişleri Bakanlığı'ndan edinilen bilgiye göre, 27 Mart'ta Moskova'da ŞİÖ himayesinde Afganistan'la ilgili özel bir toplantı yapılacak. Toplantıda Afganistan'daki gelişmelerin komşu ülkelere etkisi, terör, uyuşturucu ticareti ve organize suç çetelerine karşı mücadele için uluslararası topluluğun ortak çalışmalarının artırılması konuları değerlendirilecek. Dışişleri Bakanlığı, örgüte üye ülke dışişleri bakanlarını söz konusu konferansa davet etti. Ayrıca, Rusya ŞİÖ gözlemci üye ülke Afganistan, Türkmenistan, G-8 ülkeleri ile birlikte Türkiye'yi de konferansa çağırdı. 17-18 Şubat'ta Rusya Dışişleri Bakanlığı'nda Afganistan konulu konferansın hazırlığıyla ilgili ŞİÖ üye ülkeleri uzman çalışma grubu özel bir toplantı gerçekleştirdi.

Uzun süredir örgütte gözlemci statüsünde bulunan İran'ın 2009 içinde tam üyeliği hedeflediği kaydediliyor. Ria Novosti haber ajansına açıklamada bulunan ŞİÖ yetkilisi, İran'ın talebi ile ilgili görüşmelerin devam ettiğini belirtti. Yetkili, "Tahran'ın üye olma isteği prosedür gereği görüşülmekte. Rusya'nın Yekaterinburg kentinde bu yılın haziran ayında yapılacak ŞİÖ ülke liderleri zirvesinde konuyla ilgili kararın verileceğini düşünüyorum." dedi. İran Dışişleri Bakanı Manuçehr Muttaki de Ria Novosti'ye yaptığı özel açıklamada ülkesinin bu yıl içinde ŞİÖ'ye tam üye olmayı hedeflediğini belirtti. İran'ın yanı sıra Moğolistan, Hindistan ve Pakistan da ŞİÖ'de gözlemci üye statüsünde bulunuyor.

ŞİÖ, adını kuruluşun ilk toplandığı yer Şanghay'dan alıyor. Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan'ın 1996'da oluşturdukları yapılanma Şanghay Beşlisi olarak anılıyordu. 2001'de Özbekistan'ın da örgüte üye olmasının ardından kuruluş Şanghay İşbirliği Örgütü'ne dönüştü. Moskova, Cihan

Babacan: Rusya, Nabucco projesinde yer almalı

Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Orta Asya ve Ortadoğu gazının Türkiye üzerinden Avrupa'ya ulaştırılmasını öngören Nabucco projesinin akıbeti açısından Batı'ya Rusya uyarısında bulundu. Babacan, resmi ziyaret için gittiği Litvanya'da gazetecilerin bir sorusu üzerine Nabucco'da Rusya'nın yer almasını istediklerini belirterek, "Rusya bir dışlanmışlık hissine kapılırsa, elinde Nabucco'yu engellemek için enstrümanları var." dedi. Rusya ile çekişme havası oluşturulmasına karşı olduklarını kaydeden Babacan, "Biz Nabucco'yu rekabet projesi olarak görmüyoruz. Belli bir miktarda Rus gazının Nabucco'ya bağlanmasına bizim hiç bir itirazımız yok. Ayrıca bunu isteriz." diye konuştu.

Kırgız lider Bakiyev, Amerikan üssünü kapatan yasayı onayladı


Kırgızistan'daki Amerikan hava üssünün boşaltılmasını öngören yasa, Kırgız Parlamentosu tarafından büyük çoğunlukla kabul edilmesinin ardından, dün Devlet Başkanı Kurmanbek Bakiyev tarafından onaylandı. Karar çerçevesinde, Amerika'nın Manas Üssü 180 gün içerisinde boşaltılacak. Kırgız yetkililer ABD'ye, belirtilen tarihte üssü terk etmesi için tahliye ihtarı verdi. Yasanın yürürlüğe girmesiyle, başta Türkiye olmak üzere Hollanda, Kanada, Yeni Zelanda, Danimarka, İspanya, Fransa, Avustralya, Güney Kore, İtalya ve Norveç'in de üsle ilgili anlaşmaları iptal edildi. Afganistan operasyonları için stratejik önem taşıyan Manas Üssü'ne alternatif ikmal rotaları arayan ABD'nin, Tacikistan ve Özbekistan ile askerî nitelik taşımayan NATO yüklerinin Afganistan'a transit taşınması için bu ülkelerdeki demiryolu ve karayollarının kullanılması yönünde anlaşmaya vardığı bildirildi. Yüklerin Özbekistan ve Tacikistan üzerinden Afganistan'a ulaştırılması planlanırken, Taşkent'e kadar Rusya ve Kazakistan güzergahı kullanılacak. Bişkek, Cihan

21 Şubat 2009, Cumartesi/Zaman
  Alıntı ile Cevapla
Alt 03-10-2009, 12:28 PM   #8
Süper Moderator
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Çiğli/İzmir
Yaş: 40
Mesajlar: 1.873
Tecrübe Puanı: 4
Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Siyaset ve Siyasi Gelişmeler

Miting yarışlarında son durum...


Yerel seçimler öncesi siyasi partiler sandıktan önce meydanlarda yarışıyor. 29 Mart yaklaştıkça liderler adaylarını tanıtmak için il il dolaşıyor.

Liderler bazı günler bir güne iki ayrı miting sığdırıyor. Ak Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan bu yarışlarda açık ara önde gidiyor. 24 Şubat tarihinde sıralama şöyleydi: Erdoğan 16, Deniz Baykal 2 ve Devlet Bahçeli 0.. Bugün itibariyle ise durum şöyle: Ak Parti:32, MHP: 13 ve CHP: 11...

Başbakan Erdoğan meydanlara en erken inen (8 Şubat) liderdi. Deniz Baykal ise 21 Şubat'ta Adana'da sahaya çıkarak yarışa dahil olmuştu. Üç lider arasında bu yarışa en geç dahil olan ise Devlet Bahçeli olmuştu. 1 Mart'ta seçim startını Mersin'de veren Bahçeli, 8 gün içinde 11 ayrı yerde halka hitap ederek Deniz Baykal'ı geride bıraktı. Bahçeli, bu atağıyla ikincilik koltuğuna oturmayı başardı.


Şu anda görünen o ki seçimler öncesi halkla bütünleşmeye en çok Erdoğan ve Bahçeli önem veriyor. Başbakan Erdoğan yaptığı miting sayısıyla da rakiplerine "mesaj" vermeye devam ediyor. Miting için gittiği yerlerde kaçıncı miting olduğu Erdoğan'ın mikrofonunun önünde yazılı olarak duruyor.

Seçim yarışına 16 Şubat'ta dahil olan ancak MHP liderine geçilen Baykal'da Başbakan'ın mesajıın almış görünüyor. Bu nedenle de yapılan mitinglerin mikrofana yazdırılmasını eleştiriyor: "Bu demokrasinin bir göstergesi değil. Miting düzenlemeyle demokrasi olmaz."



İşte siyasi liderlerin bugüne kadar yaptıkları mitingler...


Recep Tayyip Erdoğan (Ak Parti): Bir ayda 33 miting

İlk mitingini 8 Şubat'ta Kocaeli'de yapan Erdoğan Kırşehir, Kastamonu, Sivas, Nevşehir, Amasya, Sinop, Samsun, Kırıkkale, Aksaray, Sakarya, Diyarbakır, Adıyaman, Kahramanmaraş, Mardin, Yozgat, Çorum, Afyon, Van, Batman, Siirt, Kayseri, Gaziantep, Isparta, Manisa, Artvin, Rize, Şanlıurfa, Hatay, Adana, Mersin, Antalya, Aydın...

Devlet Bahçeli (MHP): 8 günde 13 miting

Miting yarışlarına rakiplerinin çok gerisinde başlayan MHP Lideri Devlet Bahçeli 1 Mart'ta Mersin'de meydanlara indi. Bahçeli sekiz gün içinde 13 yerde miting düzenleyerek anamuhalefet partisini geride bırakmayı başardı. 29 Mart'a kadar 40 ayrı yerde halka hitap etmeyi düşünen Bahçeli Mersin'den sonra sıra Çorum, Çankırı, Yozgat, Kırıkkale, Afyon, Uşak, Sakarya, Kocaeli, Manisa, izmir Aydın ve Muğla'da miting yaptı.

Deniz Baykal (CHP): 17 günde 11 miting

21 Şubat'ta meydanlara inen Deniz Baykal bugüne kadar 11 ayrı yerde halka hitap etti. İlk mitingini Adana'da yapan Baykal ardından Kocaeli, Çorum, Sinop, Adıyaman, Yalova, Burdur, Malatya, Kırşehir, Amasya ve Giresun'da seçmenleriyle buluştu.


Zaman Online/Editör
10 Mart 2009, Salı/Zaman
  Alıntı ile Cevapla
Alt 03-21-2009, 11:33 AM   #9
Süper Moderator
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Çiğli/İzmir
Yaş: 40
Mesajlar: 1.873
Tecrübe Puanı: 4
Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Siyaset ve Siyasi Gelişmeler

Kim, kime, niçin oy verir?

Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yılmaz Esmer, seçmenlerin değer, tutum ve davranışları konusunda uzman akademisyenlerin önde gelenlerinden biri. Esmer, geçen hafta üniversitede "Rasyonel Seçmen Efsanesi" konulu bir konuşma yaptı.
Seçmenlerin büyük çoğunluğunun, akıllarıyla değil duygularıyla oy kullandıklarını söyledi. "Parti ve adaylar, duyguları yakalayamadıkları zaman başarılı olamazlar" dedi. ABD ve Britanya'da yapılan son araştırmalar gibi, Türkiye'de 1999, 2000 ve 2007 genel seçimleri üzerine kendi yaptığı araştırmaların da bunu gösterdiğini anlattı. Türkiye'de seçmenin tercihi, her şeyden önce, kendisini sağ'da veya sol'da hissetmesine bağlı olarak belirleniyordu. Sağ'daki partilerin toplam üçte iki, sol'daki partilerin üçte bir oranında oy toplaması kalıbı, bu nedenle pek az değişiyordu. Esmer, AKP'nin oy oranındaki artış eğilimini de, esas olarak dinî duyguların yükselişine bağlamakta.

Aynı gün, bir süredir Türkiye'de sosyo-ekonomik, kültürel ve siyasal hayat üzerine çok dikkate değer akşam konferansları dizisi düzenleyen Fransız Anadolu Araştırmaları Merkezi, IFEA'da ([Only Registered Users Can See LinksClick Here To Register]) başarılı seçim araştırmalarıyla temayüz eden Konda'nın başkanı ve CHP eski genel sekreterlerinden, deneyimli siyaset adamı Tarhan Erdem'i dinledim. Erdem'in Türkiye'de seçmen davranışıyla ilgili gözlemleri çok farklıydı. Seçmen siyaset hakkında yeterince bilgi sahibiydi. Rasyonel değilse bile sağduyulu idi; kendisine en iyi hizmet vereceğine inandığı partiyi seçiyordu. Son yıllarda AKP'ye yönelmesi sadece dinî duyguları kullanmasıyla açıklanamazdı. AKP'nin yaptığı reformlar, verdiği hizmetler de seçmenin yarısını kazanmasında önemli rol oynamıştı.

Görüldüğü gibi, Türkiye'de seçmen davranışı ile ilgili bulgu ve gözlemler, uzmanlar arasında bile çok farklı olabiliyor. Siyaset bilimcilere göre, seçmen davranışını açıklayan, esas olarak dört teori var: Bir kesim, bir partiyle özdeşleştiği için ona oy veriyor. Bir kesim tercihini mensup olduğu sosyal, sınıfsal, etnik ya da dinsel gruba bağlı olarak belirliyor. Bir kesim, ideolojik tercihleri doğrultusunda oy kullanıyor. Bir kesim de, her seçimde kendi çıkarlarına en iyi hizmet vereceğine inandığı partiyi (ya da adayı) seçiyor. Bu teorilerin her biri Türkiye için ne ölçüde geçerlidir? Pek çok konu gibi bunun da daha iyi araştırılması gerekiyor.

İlkokula başladığım 1950 yılından bu yana seçimleri, tabii giderek olgunlaşan bir ilgiyle izliyorum. Türkiye'de mevcut araştırmaların hepsi değilse de en önemlileri hakkında bilgi sahibi olduğumu söyleyebilirim. Gördüğüm kadarıyla, seçmen davranışına ilişkin dört teorinin hepsi bizde de geçerli. Partilerin sık sık kapatılmaları nedeniyle partiyle özdeşleşme eğilimi zayıfladı. Ancak son yıllarda AKP, CHP, MHP ve DTP'de toplanma eğilimi görülüyor. Dindarların çoğunun AKP'ye, Alevilerin çoğunun CHP'ye, Kürtlerin yaklaşık yarısının DTP'ye oy verdiğini; ekonomik elitlerin AKP'ye, bürokratik elitlerin CHP'ye meylettiğini biliyoruz. İdeolojik tercihleri itibarıyla, mevcut otoriter laiklikten yana olanların CHP'ye, Türk milliyetçilerinin MHP'ye, Kürt milliyetçilerinin DTP'ye yöneldikleri de biliniyor. Toplu seçim sonuçlarına bakarak, her seçimde kendi veya yol gösterenlerin aklını ya da sağduyusunu izleyerek, en iyi hizmet vereceğine inandığı partiyi seçen, siyasi yelpazenin merkezinde duran, pragmatik, oynak seçmenlerin de hatırı sayılır bir kesim oluşturduğu söylenebilir.

Seçim sonuçlarında siyasi partilerin örgütlenme ve propaganda faaliyetleriyle seçmeni sandığa götürme yetenekleri de kuşkusuz rol oynuyor. AKP'nin oy oranının giderek büyümesi açıklanırken, Batı'daki örnekleri andıran yegane kitle partisi olması, kadınları seferber etmedeki başarısı, İslamî yardımlaşma vakıf ve derneklerinden oluşan bir sosyal harekete dayanması, iktidardaki hizmetleri, Recep Tayyip Erdoğan'ın karizması ve elbette ki muhalefet partilerinin güven vermeyişi hesaba katılmalı.

Dr. Şahin ALPAY
21 Mart 2009, Cumartesi/Zaman
  Alıntı ile Cevapla
Alt 03-22-2009, 03:26 PM   #10
Süper Moderator
Nurettin Önalan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jul 2007
Bulunduğu yer: Çiğli/İzmir
Yaş: 40
Mesajlar: 1.873
Tecrübe Puanı: 4
Nurettin Önalan Yakında ünlü olacaktır.
Cevap: Siyaset ve Siyasi Gelişmeler

Statüko ile değişim arasında CHP
AK Parti ve diğerleri arasında bir yarışla geçtiği 2002'den bu yana, CHP üzerindeki alternatif olma baskıları güçlenerek devam ederken, partinin sosyal demokrat bir perspektife sahip olup olmadığı da tartışmaya açılmıştır.

Bu süre boyunca siyasal gelişmeler karşısında takındığı negatif ve reaksiyoner tavırla CHP, kendisine yüklenen alternatif siyasal tasavvurun bayraktarlığını yapma misyonunu karşılamak yerine, sahip olduğu tabanını koruma güdüsüyle hareket etmeyi tercih etmiştir. Ancak, 29 Mart yerel seçimleri öncesinde CHP, uzun yıllardır küs durduğu toplumsal kesimlerle barışmasının önünü açabilecek açılımlarla yeni bir tartışmayı tetiklemiştir. CHP'nin 29 Mart yerel seçimleri öncesinde partiyi geniş toplum kesimleriyle buluşturabilme adına yöneldiği bazı girişimler dikkat çekmektedir. Tarihsel kimliğinde inançla siyaseti ayrı kompartımanlarda tutmayı şiar edinmiş bir partide, yerel seçimlere doğru hızla yol alırken dikkati çeken bu rota değişikliklerine ilişkin siyasi analizciler durdukları yerleri veri alarak farklı değerlendirmeler yapmaktadırlar. Ortak kanı ise CHP'nin yerel seçimlerde muhafazakâr kesimlerden oy almak için bu girişimlerde bulunduğu yönündedir. Ancak, bugün CHP ve Baykal'ın başörtüsü, çarşaf açılımı ile somutlaşan hamlelerini yerel seçimlerde kendisini kurtarmaya yönelik popülist-pragmatik bir manevra olarak okumak, olanı anlama adına yetersizdir.

Bu açılımı, siyasi temsilin içeriğini demografik olarak doldurma çabası olarak düşünmek gerekir. CHP'nin 1940'lardan beri yegâne yanılgısı siyasetle sosyolojiyi, ekonomiyi buluşturma konusundaki tahayyülsüzlüğüydü. CHP, son başörtülü, çarşaflı üye tartışmaları ile aslında kendi içinde kültürel olanın siyasal olanla sınırlarının nerede başlayıp, nerede bitmesi gerektiğine ilişkin yararlı bir tartışma yapıp; pozisyon almaktadır. Bu anlamda CHP, çoktandır yapması gerekeni yapmakta, yakın geçmişinde göz ardı ettiği "kimlerle beraber? (kim temsil ediliyor?)" sorusuna ancak bugün sağlıklı bir yanıt aramaktadır. Tabii ki, CHP için bu bir başlangıç olmalı ve mavi yakalılar başta olmak üzere, sosyal demokrasinin klasik ve yeni müttefiklerini kazanmaya odaklanılmalıdır.

Dün CHP'nin takiyeci olarak suçladığı, dini çevreleri sosyolojik bir gerçeklik olarak kabul eden kesimler başta olmak üzere, kimi çevrelerin bugün CHP'yi oy uğruna takiye yapmakla eleştirmesi anlaşılabilir. Ancak yine de buradan Türkiye'de özgürlüklerin geliştirilmesi adına bir kazanım elde etmek mümkün gözükmemektedir. Hal böyle iken, CHP'nin taleplerini özgürlükler adına bir fırsat olarak kabul edip desteklemek gerekirken, neden bu kadar karşı çıkıldığını anlamak mümkün değildir. CHP'deki değişimin gerekçesinde elbette yaklaşan yerel seçimlerde sistemde tutunabilecek ve gelecekte var olmasına imkân tanıyacak bir seçmen desteği arayışı yatmaktadır. Ancak burada asıl irdelenmesi gereken, partinin değişim temelli güncel manevrasındaki iradi gerekçelerdir. Baykal'ın değişime dair irade beyanları, artık geri dönüşü olmayan bir proje ve süreç olarak okunmalıdır. CHP'nin otoriter devlet-steril toplum yanlısı kimi taraftarlarını kahreden böyle bir değişimin ardında, Baykal'ın bugün toplumun taleplerini dün olduğundan daha iyi anlama zorunluluğunu keşfetmesi yatmaktadır. Baykal partili, partisiz, toplumun merkezine yerleşik unsurların hem CHP, hem de AK Parti iktidarı için "bu böyle gitmez" şeklindeki haykırışını duymaktadır ve bu nedenle de, partisinin tepe organizasyonunu işlevsel kılmaya yönelik örgütsel bir tasarıma girişmektedir. Buna ilaveten, düne kadar arasına mesafe koyduğu giyim-kuşam tarzıyla bütünleşik iktisadi talepleriyle öne çıkan insanı keşfetmektedir. Bu anlamda artık sırtını otoriter devlete dayayan değil, yüzünü insanca, özgürce, adil koşullarda yaşamak isteyenlere dönme arifesinde olan bir Baykal'ın CHP'si vardır.

CHP'nin sosyal demokrat parti iddiasına ilişkin olarak geliştirilebilecek temel karşıt argümanlar, çoğu zaman yine bizzat CHP elitleri tarafından üretilmektedir. Türkiye'de insan hakları sorunları, demokratikleşme meseleleri, Türkiye'nin AB üyeliği, yeni Anayasa tartışmaları gibi meselelerde partinin takındığı kimi tavırlar, CHP'nin çağdaş sosyal demokrasi ilkelerini ne ölçüde benimsediğinin ciddi biçimde sorgulanmasına imkân vermektedir. Ülkenin siyasal gündemini yaklaşık bir buçuk yıldan beri meşgul eden Ergenekon davasında son günlerde yaşanan gelişmeler, açığa çıkmaya başlayan devlet içi illegal örgütlenmeler karşısında, sosyal demokrat bir partinin bu konudaki tavrının net olması gerekir. Kuşkusuz bu netlik, Ergenekon davasında gelinen noktayı topyekûn siyasi iktidar eliyle muhaliflere karşı yürütülen bir sindirme operasyonu olarak görmekten geçmemektedir. Ergenekon operasyonlarında gözaltına alınan kimi üst düzey sivil-asker kökenli kamu görevlilerine emniyet güçlerinin yaklaşımları konusundaki eleştirilerimizi saklı tutmak kaydıyla, CHP liderinin neredeyse meseleyi topyekûn bir hesaplaşma iddiasına indirgeyen yaklaşımının yeterli olmadığı açıktır. Son operasyonu bir intikam operasyonu olarak tanımlamak, bunu Cumhuriyet'le hesaplaşma olarak görmek ve eylemi Cumhuriyet'i savunacaklara gözdağı vermek şeklinde yorumlamak, aslında CHP'nin, partiyi geçmişten beri sarıp sarmalayan devletçi-statükocu, vesayetçi siyaset tarzından henüz tam anlamıyla arınamamasının bir sonucudur.

Sandıktan çıkacak oylar, CHP'nin merkez solun kalıcı siyasi adresi olup olamayacağını teyit edeceği gibi, lideri Baykal'ın siyasi geleceğini de tayin edeceğe benzemektedir. Seçim öncesinde yazılı medyaya yansıyan kamuoyu araştırmalarının bulguları, seçimin yerel niteliğinin de etkisiyle, seçmen tercihlerinde radikal bir değişimin gerçekleşmeyeceğinin işaretlerini şimdiden vermektedir. Mevcut durumu veri alarak bir değerlendirme yapmak gerekirse, AK Parti'nin parti sisteminde 3 Kasım 2002 seçimleriyle oluşan, 22 Temmuz 2007 seçimleriyle pekişen hegemonik konumunun altüst olmasını gerektirecek köklü siyasal gelişmeler yaşanmadığı için, 29 Mart seçimleri büyük ihtimalle var olan örüntüyü devam ettirecektir.

AK Parti hükümetinin son dönemdeki politikaları, küresel ekonomik krizin tetikleyiciliğinde olumsuz iktisadi dışsallıklarıyla hızla siyaseten temsil arayışına giren bir demografi yaratmıştır. Bu nedenle, önümüzdeki süreçte son sözü iktisadın söyleyeceğine şüphe bulunmamaktadır. AK Parti ile geçmişte simgeler ve görüntülerden çok, aş, iş umuduyla yan yana gelen kitlelerin bir kısmının, yavaş yavaş CHP'yi umudun partisi olarak görmemesi için bir neden yoktur. Türkiye'de geleceğin siyasetinde belirleyiciler son tahlilde başörtüsü, çarşaf gibi giyim-kuşam nesneleri olmayacaktır. Fakat referansı ne olursa olsun bu nesnelerin kamusal alanda dahi görünür olmasına hoşgörüyle bakmak gerektiği açıktır. Yine de unutulmaması gereken, görüntünün arkasında tamamen geleceğe güven verecek somut sorunları çözme temelli siyaset yatmaktadır. CHP'nin çağdaş sosyal demokrasiye içkin ekonomik, kültürel, politik açılımlarla insan onuru için daha özgürlükçü, eşitlikçi, adil ve barış dolu bir ülke ve toplum için bir şeyler yapması yakın gelecekteki başarısının altın anahtarıdır. Bugün CHP'nin AK Parti ile baş edebilmesi, ancak değişimin çıtasını demokratikleşme standartları, üretilen iktisadi değerlerin adil paylaşımı iddiası üzerinden yükseltmesiyle mümkündür. Değişim iddiasındaki samimiyeti test etmenin çok fazla zaman almayacağını Baykal ve CHP seçkinleri unutmamalıdırlar. Özellikle de bu test kendilerine toplum tarafından verilmiş son şans ise. (YARIN: AK PARTİ)

Tam metin için [Only Registered Users Can See LinksClick Here To Register]
TANJU TOSUN
22 Mart 2009, Pazar
  Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil


Powered by vBulletin® Version 3.7.2
Copyright ©2000 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.2.0 ©2008, Crawlability, Inc.
Hosting